Bu Site Sizin Sizde Yazınızı Gönderin

Evet bu siteye sizlerde yazılarınızı gönderebileceksiniz. Yapmanız gereken içerisinde link ve reklam olmayan yazılarınızı haberdaim@gmail.com adresine mail olarak göndermek.
Hepsi bu kadar. İyi Paylaşımlar
Dikkat edilmesi gerekenler;
Siteye cinsel içerikli, reklam içerikli paylaşımlarda bulunmak yasaktır.
dini yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dini yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Temmuz 2009 Salı

Mevlid-i Şerif - Süleyman Çelebi

Allah adın zikredelim evvela,

Vacib oldu cümle işte her kula.

Kim ki, Allah adını önce ana,

Her işi kolay eder Allah ona.

Allah adı olsa her işin önü,

Asla ebter olmaz o işin sonu.

Bir kez Allah dese aşkla lisanın,

Kalmayıp dökülür bütün günahın.

Zikri tekrar eyle mütemadiyen!

Her murada erişir Allah diyen.

Haramı bırakıp, helal yemeli,

Şükredip her zaman Allah demeli.

Kerimdir, rahimdir, O ilâhımız,

Bize rahmet kıla yüce şahımız!

Varlığına, birliğine şek yoktur,

Ne yazık, üç tanrı diyen pek çoktur.

Varlığına edilse de çok hayret,

Cümle âlem yokken O vardı elbet.

O varken yok idi, insan, cin, melek,

Arş, dünya, güneş, gezegen ve felek.

Bunların hepsini, O var eyledi,

Birliğine hepsi ikrar eyledi.

Kudretini göstererek O Celil,

Birliğine kıldı bunları delil.

Ol dedi bir kere var oldu cihan,

Olma derse, mahvolur hemen o an.

Resulullah’tır bu varlığa sebep,

Onun rızasını, aşkla et talep!

Resulullahın nuru

Hak teâlâ yaratınca Âdem’i,

Âdem’le süsledi bütün âlemi.

Mustafa nurunu alnına koydu,

Habibimin nuru, bil bu nur dedi.

Kıldı o nur, onun alnında karar,

Kaldı onun ile nice zamanlar.

Daha sonra Havva alnına geçti,

Ondan oğlu Şit’e bu nur nakletti.

Erdi İbrahim’e, İsmail’e hem,

Söz uzayıp gider, hepsini dersem.

Doğunca O rahmeten lil-alemin,

Vardı nur onda karar etti hemin.

Doğumu

Âmine hatundur onun annesi,

O sedeften doğdu O dürdanesi.

Rebiulevvel ayının nicesi,

On ikinci pazartesi gecesi.

O gece ki doğdu, O hayr-ul beşer,

Annesi onda neler gördü neler.

Dedi gördüm, O Habib’in annesi,

Bir acep nur ki, güneş pervanesi.

Fırlayıp evimden çıktı nagehan,

Göklere dek nur ile doldu cihan.

Gökler açıldı, yok oldu karanlık,

Üç melek gördüm, elinde üç ışık.

Biri doğu biri batıda onun,

Biri damında, dikildi Kâbe’nin.

İndiler göklerden melekler saf saf,

Kâbe gibi kılındı evim tavaf.

Yarılıp çıktı duvardan nagehan,

Geldi üç huri bana oldu ayan.

Bu hususta derler o üç dilberin,

Asiye’ydi biri o mehpeykerin.

Biri Meryem hatun idi aşikâr,

Birisi hem hurilerden bir nigâr.

Çevre yanıma gelip oturdular,

Mustafa’yı birbirine muştular.

Dediler oğlun gibi hiçbir oğul,

Yaratılalı cihan, gelmiş değil.

Bu senin oğlun gibi kadri cemil,

Bir anaya vermemiştir O Celil.

Ulu devlet buldun, ey Âmine sen,

Doğacaktır senden O hulk-i hasen

Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır,

Bu gelen tevhid-i irfan kânıdır.

Bir adı Mahmud, bir adı Ahmed’dir,

Varlığı cümle âleme rahmettir.

Âmine eder vakit oldu tamam,

Ki vücuda gele O hayr-ül enam.

Susadım gayet hararetten katı,

Sundular bir cam dolusu şerbeti.

Şerbeti karşımda tuttu huriler,

Bunu Rabbimiz gönderdi dediler.

Kardan ak idi ve hem soğuk idi,

Lezzeti dahi şekerde yok idi.

İçtim onu oldu, cismim nura gark,

Edemedim kendimi ben nurdan fark.

Geldi bir ak kuş kanadıyla revan,

Arkamı sıvadı kuvvetle heman.

Doğdu o saatte O sultan-ı din,

Nura gark oldu, semavat ü zemin.

Kim olmak isterse ateşten necat,

Aşk ile, şevk ile etsin salevat!

Essalatü vesselamü aleyke ya Resulallah!

Esselatü vesselamü aleyke ya Habiballah!

Essalatü vesselamü aleyke ya Seyyidel-evveline vel-âhirin.

Mahlûkatın hepsi sevindi o an,

Dirilip âlem yeniden buldu can.

Kâinattaki her şey edip seda,

Çağrışarak dediler ki, merhaba!

Merhaba, ey âl-i sultan merhaba!

Merhaba, ey kân-i irfan merhaba!

Merhaba, ey sırr-ı furkan merhaba!

Merhaba, ey derde derman merhaba!

Merhaba, ey rahmeten lil-âlemin!

Merhaba, sensin şefial müznibin!

Bütün dertlilerin dermanı sensin,

Cümle âlemlerin sultanı sensin.

Çünkü nurun ruşen etti âlemi,

Gül cemalin gülşen etti âlemi.

Âmine hatun artmış idi hayreti,

Bir zaman aklı gidip geldi geri.

Gördü gitmiş huriler hiç kimse yok,

Görmedi oğlunu yalvarırdı çok.

Bir an şöyle düşünceye dalmıştı,

Huriler onu götürdü sanmıştı.

Dört tarafa bakıp edince nazar,

Gördü ki bir köşede hayrül-beşer.

O ulu, Kâbe’ye karşı duruyor,

Yüzün yere koymuş secde ediyor.

Secdede diliyle tahmid ediyor,

Kaldırmış parmağın tevhid ediyor.

Dudaklar kıpırdardı, söylerdi kelâm

Anlayamazdım, ne derdi o hümam

Kulağım ağzına verdim, dinledim,

Söylediği sözü o an anladım.

Derdi ki, ya Rab yüzüm tuttum sana,

Ya İlahi ümmetimi ver bana!

Ümmetim dedi sana, O Mustafa,

Ver salevat sen de ona, bul safa.

Essalatü vesselamü aleyke ya Resulallah!

Esselatü vesselamü aleyke ya Habiballah!

Essalatü vesselamü aleyke ya Seyyidel-evveline vel-âhirin.

Miraca gitmesi

Dinle miracını o şahın ayan,

Âşıksan aşk ateşine durma yan!

Pazartesi gecesi gerçek haber,

Leyle-i kadirdi o gece meğer.

O mübarek bahtı, o kadri yüce,

Ümmühanin evine vardı gece.

Orda iken nagehan o yüzü ak,

Cebrail Cennete git dedi Hak.

Bir sırmalı taç ve bir hulle kemer,

Hem dahi al bir burak-ı muteber.

Habibime ilet de, ona binsin!

Arşımı seyreylesin, beni görsün!

Cebrail cennete olunca revan,

Gördü ki, kırk Burak otluyor o an.

İçlerinden bir Burak ağlar katı,

Yiyip, içmez, kalmamış hiç takati.

Gözlerinden yaşlar eylemiş revan,

Ciğerini dertle etmiş perişan.

Dedi Cebrail, niçin ağlıyorsun?

Hüzünle ciğerini dağlıyorsun?

Arkadaşların yiyip içip gezer,

Sen inliyorsun, canını ne üzer?

Dedi, kırk bin yıl vardır ki ya emin,

Aşktır bana yemek ve içmek hemin,

Nagehan bir ses işitti kulağım,

O zamandan bilemem sağı solum.

Nedense yüksek sesle bağırdılar,

Ya Muhammed diyerek çağırdılar.

O andan beri bilemem, n’olmuşam,

O adın ismine âşık olmuşam.

Yüreğim içinde eridi yağım,

Âşık oldu görmeden bu kulağım.

Cenneti başıma bu aşk, dar eder,

Gece gündüz işlerimi zâr eder.

Gerçi cennet içinde duruyorum,

Hep cehennem azabı görüyorum.

Hazret-i Cebrail der ki, ey Burak,

Ağlama hep, verdi muradını Hak.

Bir kimsede, aşkın nişanı olur,

Akıbet maşuk, er geç onu görür.

Gel beri maşukuna götüreyim,

Yarana merhem vurup bitireyim.

Aldı Cebrail Burak’ı o zaman,

Resulullaha ulaştırdı o an.

Hak selam etti sana ey Mustafa,

Ki mübarek hatırın bulsun safa.

Buyurdu gelsin misafirim olsun,

Arşımı seyreylesin, beni görsün!

Bu gece zahir olur esrar-ı Hak,

Gösterecektir sana didar-ı Hak.

Zemzemle doldu bütün âlem o an,

Arşa varır dediler Fahr-i Cihan.

Hem sekiz cennet kapısı açtılar,

Âlemin üstüne rahmet saçtılar.

Gel gidelim Hazrete, ya Mustafa!

Şu anda bekliyor eshab-ı safa!

Sana cennetten getirdim bir Burak,

Davet-i Rahmandır edesin idrak.

Çekti o anda Burak’ı Cebrail,

Önüne düştü ona oldu delil.

Göz açıp kapamadan Kudüs’e vardı,

Etrafını bütün nebiler sardı.

Enbiya ervahı karşı geldiler,

Mustafa’ya izzet ikram kıldılar.

Geçerek mihraba O hayr-ül-enam,

Enbiya ervahına oldu imam.

Gece durmadı yola oldu revan,

Bütün göklerden geçip etti seyran.

Her birinde türlü hikmetler gördü,

Cebrail’le varıp Sidre’ye erdi.

Cebrail’in durağıdır o makam,

Yerle gök ta ki tutalıdan nizam.

Gelip Cebrail makamında durdu

Rahmeten lil-âlemin ona sordu:

Bilemem, bu yolları ben nideyim,

Burada garibim, nere gideyim?

Cebrail dedi, sen ki Habibsin,

Sanma bu yerlerde öyle garipsin,

Burada bitti benim seyrangâhım,

İlerisinden dahi yok âgâhım.

Eğer geçsem zerre kadar ileri,

Yanarım hemen ey Hakkın serveri.

Dedi Cebrail’e o şah-ı cihan:

O halde sen yerinde kal bir zaman.

Söyleşirken Cebrail ile kelam,

Geldi Refref önüne, verdi selam.

Aldı o şah-ı cihanı o zaman,

Sidre’ye giderek getirdi heman.

Gördü gök ehli ibadette hepsi,

Her biri bir türlü taatte hepsi.

Hep gök ehli cümle karşı geldiler,

Mustafa’ya izzet ikram kıldılar.

Merhaba ya Muhammed dediler,

Ey şefaat kân-ı Ahmed dediler.

Her biri kutladı miracını,

Dediler giydin saadet tacını.

Yürü artık meydan senin bu gece,

Sultan ile sohbet senin bu gece.

Hepsi ile görüşüp geçti öte,

Varıp erişti O ulu hazrete.

Rabbimiz harfsiz, kelimesiz ve sessiz

Konuştu Mustafa ile şüphesiz.

Dedi ki mahbub-u matlubun benim,

Sevdiğin can ile mabudun benim.

Gece gündüz durmayıp istiyordun,

Bir kez görsem cemalini diyordun.

Gel Habibim sana âşık oldum ben,

Cümle halkı sana köle kıldım ben.

Ne muradın var ise kılam reva,

Eyleyem bir derde bin türlü deva.

Mustafa dedi ya Rabbel-âlemin.

Ey affı ve hediyesi çok kerim,

O zayıf ümmetimin hali ne ola,

Hazretine nice onlar yol bula?

Ya İlahi hazretinden hacetim,

Şu dur ki, ola en makbul ümmetim.

Hak tealadan duyuldu bir nida,

Ya Habibim ben sana kıldım atâ.

Ümmetini sana verdim ey Habib,

Cennetimi onlara kıldım nasib.

Ey Habibim nedir, o ki diledin,

Bir avuç toprağa minnet eyledin.

Zatıma ayna edindim zatını,

Beraber yazdım adımla adını.

Ya Habibim anlıyorum ben seni,

Görmeğe hiç doyamazsın sen beni.

Tez varıp davet et kullarımı,

Ta gelip de göreler didarımı.

Göz açıp kapamadan Fahri cihan,

Ümmühanın evine geldi heman.

Her ne gelmişse Mirac’da başına,

Cümlesin haber verdi eshabına.

Dediler ey kıble-i İslam-ı din,

Kutlu olsun sana Mirac-ı güzin.

Hepimiz kullarız, sen ise şahsın,

Gönlümüzde daim parlayan mahsın.

Bize, ümmet olmak devleti yeter,

Müslüman olmanın izzeti yeter.

Süleyman Çelebi

Kelimeler:

Ebter: Güdük, neticesiz, kısır

Mütemadiyen: Devamlı

Felek: Gök

Rahmeten lil-âlemin: Âlemlere rahmet olan Resulullah

Necat: Kurtuluş

Dürdane: İnci

Hayrülbeşer: İnsanların en iyisi

Nagehan: Hemen

Dilber: Güzel

Mehpeyker: Ay yüzlü

Nigâr: Güzel yüzlü sevgili

Muştu: Müjde

Hulk-i hasen: Güzel ahlak

İlm-i ledün: Bâtın ilmi

Kân: Menba, kaynak

Şefi-ül-müznibin: Günahlara şefaatçısı

Revan: Akan, uçan

Heman: Hemen

Semavat ü zemin: Yer ve gökler

Furkan: Kur’an-ı kerim

Ruşen: Parlak aydın

Gülşen: Gül bahçesi

Tahmid: Hamd

Tevhid: La ilahe illallah demek

Hümam: Himmetli

Hulle: Cennet elbisesi

Burak: Resulullahı miraca götüren hayvan

Burak-ı muteber: Uygun bir burak

Hayrülenam: İnsanlarını en iyisi

Seyrangah: Gezme yeri

Agâh: Haberdar

Mahbub: Sevilen

Matlub: İstek

Rabbelâlemin: Âlemlerin rabbi

Hacet: İstek

Atâ: Hediye

Güzin: Seçilmiş, beğenilmiş

Mah: Gökteki ay, mahveden, peygamberlik nuru. Küfür karanlıklarını mahvettiğinden, Resulullah’a mah da denmiştir

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Mirac Kandili ve İsra Mucizesi


Allah-u Teàlâ Hazretleri Mi’rac Kandili gecenizi hepiniz için hayırlı ve mübarek, ecirli ve sevaplı, kârlı ve kazançlı eylesin… Bu mübarek günün mânevî ikrâmâtına, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin mağfiretine, rahmetine cümlenizi nâil eylesin… İki cihan saadetine mazhar eylesin… Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin…

Miraç Kandili

Feyiz ve bereketin coştuğu mübarek gecelerimizden biri de Miraç Gecesidir. Arapça'da merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir. İslam'da Hz. Peygamber (s.a.s)' in göğe yükselerek Allah'ın huzuruna kabul edilmesi olayıdır.

Mirac Gecesi, Recep ayının 27. gecesidir. Peygamberliğin on üçüncü senesinde de "Miraç" mucizesi olmuştur. Bu gece Peygamber (s.a.s) Efendimiz Mi’raca çıkmış, daha başka hiç bir beşere nasib olmayacak, çok büyük iltifat-ı ilâhiyeye mazhar olmuş; o hadisenin sene-i devriyesidir.

Miraç bir yükseliştir, bütün süfli duygulardan, beşeri hislerden ter temiz bir kulluğa, en yüce mertebeye terakki ediştir. Resulullahın (a.s.m.) şahsında insanlığın önüne açılmış sınırsız bir terakki ufkudur. Bu ulvi seyahat, mucizelerin en büyüğüdür. Miraç mucizesi Kur'ân-ı Kerimde âyetlerle anlatılmış ve varlığı inkâr edilemeyecek bir şekilde ortaya konmuştur. Bu îlâhî yolculuğun ilk merhalesi olan Mescid-i Aksâya kadarki safha Kur'ân'da şöyle anlatılır:

Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.? (İsra Suresi, 1)

Miraçın ikinci merhalesi de Mescid-i Aksâdan başlayarak semânın bütün tabakalarından geçip tâ İlâhi huzura varmasıdır. Bu safha da Necm Sûresinde şöyle' anlatılır:

O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O'nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O'nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehâda gördü. Ki, onun yanında Me'vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre'yi Allah'ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü.? (Necm Suresi, 7-18.)


Bu âyet-i kerimeler aynı zamanda İsra ve Mirâc mûcizesinin hikmetini de beyan etmektedir. O da, Resûl-i Kibriya Efendimize, Cenâb-ı Hakkın kudretine delâlet eden harikaların gösterilmesidir.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Sözler isimli eserinin Mi'râc-ı Nebeviye'ye dâir kısmında şöyle der:

"Mi'râc meselesi, erkan-ı îmâniyenin usûlünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkan-ı îmâniyenin nurlarından meded alan bir nurdur. Erkan-ı îmâniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat ispat edilemez. Çünkü, Allah'ı bilmeyen, peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücûdunu inkâr eden adamlara Mirâc'dan bahsedilmez. Evvelâ, o erkânı ispat etmek lâzım geliyor" (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s.514)


İsra ve Mi'rac Mucizesi (Kandili)
Miraç nasıl oldu?
İsra ve Mi'rac Mu'cizesi
Semâvâta Yükselme ve Peygamberlerle Görüşme
Sidre-i Müntehâ'da
Beş Vakit Namazın Farz Kılınışı
İsrâ ve Mirâc Mûcizesinin Müşriklere Açıklaması
Hz. Ebû Bekir Tereddütsüz Tasdik Ediyor
Miraçla gelen hediyeler
Bu Mübarek Geceyi Nasıl İhya Edeceğiz?
Miraç Gecesi Namazı
İsrâ Suresi 1. Ayet ve Tefsiri

http://www.islamilmihali.net/din/geceler/473-isra-mirac-kandili-mucizesi.html

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Bir Salavat ki...

Bir Salavat ki...

Meleklerin sevabını yazmaktan yoruldugu salavat

Resülü Ekrem bu salat'ı şerife hakkında buyurdu ki:

"Kim bana ve ehli beytime salavat getirir de tam ölçekte sevap almayı arzu ederse (bu salavat'ı)getirsin"sal


"""Cezallahü anna muhammeden sallallahü aleyhi ve selleme ma hüve ehlüh"""


Manası:Allahü Teala,Muhammed(aleyhisselamı)biz ümmetlerine olan merhametinden sebeb layık olduğu bir mükafatla en yüksek dereceye erdirsin


*Cenab-ı Hak'tan yardım dileyerek,


""Ya Rabbi,O Yüce Peygamberin HZ MUHAMMED 'in(as)kadrü kıymetini,yüksek değerini biz bilemiyoruz Sen (cc) O'na (as)layık olduğu sonsuz bir mükafatla en yüksek derece ve makamlara erdirerek mükafaatlandır""diye dua ve niyazda bulunmuş oluruz


*İbni Abbas(ra)'dan rivayetle:


""Bu Salavatı okuyan kimseye yazıcı meleklerden yetmiş melek,bin sabah ve bin akşam sevap yazmayı yetiştirmek için zorluk çekerek yorulur ve ancak yazabilir""demiştir

buyrun bu salavatı okuyun:"""Cezallahü anna muhammeden sallallahü aleyhi ve selleme ma hüve ehlüh"""

Öğrenip dilimizden eksik etmeyelim İnşaallah Rabbim hepimizden razı olsun

HIRS FELAKETTİR

HIRS FELAKETTİR
Hangi konuda hırs gösterilirse gösterilsin, sonu felakettir. Balık denizde yaşar amma, denizi içmez. Gemi, denizde gider amma, suyu içine alırsa batar. Para da bizler için deniz gibi olmalı. Para sevgisi, hırsı içimize girerse batarız.

Parasız hayat yaşanmaz. Fakat para hırsı kontrol edilebilir. İnsan her şeyden evvel, kendini idare etmeye memur edilmiş. Dünya ve ahiret saadetinin sırrı, insanın kendi kendini Müslüman'ca idare etmesinde düğümlenmiş.

Peygamber Efendimiz hasır üzerinde uyurmuş. Abdullah b. Mesud bir gün O'na (sas) demiş ki;
"Anam babam sana feda olsun Ya Resulallah! Sana yumuşak bir döşek edinsek?" dedikten sonra;

Peygamber Efendimiz, "Benim, dünya ile olan misalim, halim, bir ağacın altında biraz gölgelendikten sonra onu bırakarak yoluna devam eden bir süvarinin misali, gibidir" buyurmuş.

İnsan doymak bilmeyen bir mahlûktur. İster ki bütün dünya onun olsun. Hâlbuki ne yapacak dünyayı? Yiyeceği birkaç lokma...

Âlim bir zat, talebesine demiş ki, "Bu bahçeye meyve ağaçları dik." Talebe de söyleneni hemen yapmış. Ağaçlar hızla büyümüş ve gelişmiş. Bol bol meyve vermiş. Bahçe sahibi, ağaçlara ve dallara adeta hürmet eder olmuş. O alim şahıs, bir gün talebesini ziyarete gitmiş. Bakmış ki sürekli bahçeyle meşgul oluyor. Ağaçların dallarını kırarak yere atmış. Talebe dehşet içinde, "Aman hocam, bir hata mı yaptık?" diye sormuş. O da, "ben sana, ağaçları bahçeye dik dedim, kalbine değil!" diye sitem etmiş.

Hırs, yani sınırsız büyümeler organlarımızdan bitkilere kadar her şeyde felakettir. Allah, yağmurdaki felaketleri kaldırmış, yağmuru rahmet olarak yağdırıyor. Rüzgârdaki felaketleri kaldırmış, onu faydalı hale getirmiş.

Durmak da felaket, durmadan koşmak da...

Tevekkül

Tevekkül

Tevekkül, dinimizin bildirdiği sebeplere yapıştıktan sonra neticeyi sebeplerden değil, sebepleri yaratandan beklemektir. (Bir işe başladığın zaman, Allahü teâlâya tevekkül et, Ona güven!) âyet-i kerimesi, tevekkül ile beraber azmederek çalışmak gerektiğini gösteriyor. (Al-i imran 159)

Tevekkül, herhangi bir işin, dinen, örfen sebeplerine yapışarak gayret gösterip, neticeye ihlasla teslim olmaktır. Yani sonucu Allahü teâlâdan beklemek ve bu sonucun kendisi için mutlaka hayırlı olduğuna inanmaktır. Doğru sebebe yapışan doğru netice alır.

Tevekkül, değiştirilmesi insan gücünün dışında olan üzücü olayları, ezelde takdir edilmiş bilip, üzülmemek, Allahü teâlâdan geldiğini düşünerek seve seve karşılamaktır. İnsan, bir işin neticesinin iyi mi, kötü mü olacağını bilemez. Hayır sandığı çok şey, şerle, şer sandığı çok şey de, hayırla neticelenebilir. Muhakkak şu işim olsun diye ısrar etmemeli, “Hayırlı ise olsun” demelidir.

Allahü teâlâ, kimseye muhtaç olmamak için çalışmayı, hasta olmamak için tedbir almayı, hasta olunca ilaç kullanmayı, görebilmek için ışığı sebep kılmıştır. Sebebi, istenilen şeye kavuşmak için bir kapı gibi yaratmıştır. Bir şeyin hasıl olmasına sebep olan şeyi yapmayıp da sebepsiz olarak gelmesini beklemek, kapıyı kapayıp pencereden atılmasını istemeye benzer ki, bu, akla ve dine uygun değildir.

Allahü teâlâ, insanların, ihtiyaçlarına kavuşmak için bu sebepler kapısını yaratmış ve açık bırakmıştır. Tesiri kesin olan ilaçları kullanmamak tevekkül değil, ahmaklıktır, haramdır.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Her hastalığın ilacı vardır. Yalnız ölüme çare yoktur.) [Taberani]

Hazret-i Musa, hastalanınca, “İlaçsız da Allahü teâlâ şifa verir” diyerek ilaç kullanmadı. Allahü teâlâ (İlaç kullanmazsan şifa ihsan etmem) buyurdu. İlacı kullanınca iyi oldu. Fakat sebebini merak etti. Allahü teâlâ, (Tevekkül etmek için, benim âdetimi, hikmetimi değiştirmek mi istiyorsun? İlaçlara tesir veren kimdir? Elbette tesirleri yaratan benim) buyurdu. (K. Saadet)

Doktora gitmeli, ilaç kullanmalı; fakat, doktora ve ilaca güvenmemeli, şifayı Allahü teâlâdan istemelidir! İlaç kullanıp da iyi olmayan, ameliyat masasında ölen az değildir.
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(İmanınız varsa, Allah’a tevekkül ediniz!) [Maide 23]

(Tevekkül edene, Allah kâfidir.) [Talak 3]

Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Allahü teâlâya hakkıyla tevekkül etseydiniz, sabah aç kalkıp, akşam tok dönen kuşlar gibi sizi de rızıklandırırdı.) [Tirmizi]

Hazret-i İbrahim’in, mancınıkla ateşe atılırken, Hasbiyallah ve ni’mel vekil dediği hadis-i şerifle bildirilmiştir. [Bana Allah’ım yetişir, O ne iyi vekil, ne iyi yardımcı demektir.] Ateşe düşerken Hazret-i Cebrail gelip, “Bir dileğin var mı?” diye sorunca, “Var, fakat sana değil” diyerek sözünün eri olduğunu gösterdi. Bunun için âyet-i kerimede, (Sözünün eri olan İbrahim) diye övüldü. (Necm 37)

Tevekkül, kalb işidir, imandan meydana gelir. Allahü teâlânın lütuf ve ihsanının pek çok olduğuna iman etmekle hasıl olur. Bu hâl, kalbin vekile itimat etmesi, güvenmesi, ona inanması ve onun ile rahat etmesidir. Böyle bir insan dünya malına gönül bağlamaz. Dünya işlerinin bozulmasından dolayı üzülmez. Rızkından endişe etmez. Mesela, iftiraya uğrayan biri, mahkemeye düşünce kendine bir avukat tutar. Üç şeyde avukata güvenirse, bu kimsenin kalbi rahat eder. 1- Avukatı, ona yaptıkları iftirayı iyi bilir. 2- Avukatı doğruyu söylemekten korkmaz. 3- Avukatın bunu canla başla savunacağına inanır. Avukatına böyle inanır, güvenirse kendi ayrıca uğraşmaz. (Allah bize yetişir. O ne iyi vekildir) âyetini iyi anlayıp, “Rızık takdir edilmiş, vakti gelince bana yetişir” der. Demek ki, çalışmadan tevekkül dinimizde yoktur.
alıntı; leadridost

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Sabır her yerde güzeldir; ama aile içinde bir başka güzeldir...

Rabb’imiz aile içinde sabır imtihanıyla karşılaşanlara büyük mükafatlar veriyor. Çünkü aile içindeki sabır, yuvanın mutluluğu uğruna göze alınıyor. Rabbimiz müslümanın yuvasının bozulmasını sevmiyor.

Evet, sabır her yerde güzeldir; ama aile içinde bir başka güzeldir…
- Neden aile içinde bir başka güzeldir?
Çünkü aile içindeki sabır sadece sabredenin kendisini değil, aile bireylerinin hepsini de ilgilendiriyor, bir bakıma yuvanın mutluluğu uğruna göze alınıyor bu sabır. Bu bakımdan aile içindeki sabrın değeri Allah yanında da bir başka özellik ve güzellik taşıyor…


Aslında ailede ideal olan, birinin ötekini sabra zorlamaması, ortak kararlarla hareket edip yine ortak kararlarla hayatın yaşanmasıdır. Ancak bu ideal maalesef her yerde, her zaman gerçekleşmiyor.


Çoğu yerde aile içinde birilerinin sabır kahramanlığını üstlenmesiyle yürüyor bu birliktelik. Bu durumda elbette iki taraf da eşit değildir. Sabra zorlayan zalim, sabretmeye mecbur kalanlar da mazlum durumuna düşüyor. Allah yanında ise zalimi bekleyen ceza, mazlumu bekleyen de mükafattır!..
Hem de nasıl mükafat?
Rabb’imiz aile içinde sabır imtihanıyla karşılaşanlara, başka ameliyle kazanamayacağı kadar büyük mükafatlar veriyor; hanımefendi sabrediyorsa sabrının şiddeti nispetinde Cennet hanımlarının ablalığı makamına doğru yükseltiyor, beyefendi sabrediyorsa Cennet gençlerinin ağabeyleri derecesine doğru yüceltiyor verdikleri sabır imtihanı sebebiyle.
- Neden bu kadar büyük mükafat veriliyor ailede sabır imtihanını verenlere?

- Çünkü Rabbimiz Müslüman’ın yuvasının bozulmasını sevmiyor, “En sevmediğim helal, boşama kelimesidir.” buyurarak, aile birliğinin bozulmasını önleyen sabır kahramanlarını, sabrının şiddeti nispetinde Cennet dereceleriyle ödüllendiriyor.

Ancak, sahibini Cennet’e götürecek olan bu sabrın içinin boşaltılmaması şarttır!..

İnanmış insanın, içini Cennet müjdeleriyle doldurduğu sabır ile, bu müjdelerden boşaltılmış sabır aynı rahatlığı sağlamaz. İçi İlahi müjdelerden boşaltılan sabır, sahibine işkence hayatı yaşatır, sabrederek ebedi hayatımı kazanıyorum sevincini hissettirmez, sinir zafiyetine maruz bırakabilir.

Bu sebeple, sabrın içi boşaltılmamalı, sabrederken bile bir manevi lezzet alıp başka amelleriyle kazanamadığı ahiretini göze aldığı bu sabrı sayesinde kazandığını düşünmeli, üzülerek değil sevinerek sabretmelidir.

Sabrın içinde Cennet kazandıran mükafatları keşfeden maneviyat büyüklerinden iki sabır örneği vereceğim burada. Bakalım sabrı nasıl anlıyor, nasıl isteyerek tercih ediyorlar görelim… Şarkın duası makbul velisi Bişri Hafi’ye derler ki:

- Size gelen hastalara dua ediyorsunuz, iyi oluyorlar; ama kendiniz hastalıktan bir türlü kurtulamıyorsunuz. Biraz da kendiniz için dua etseniz ya?

Şöyle cevap verir sabır kahramanı büyük veli:

- Sabırla neler kazandığımı bildiğimden dolayı kendime dua edip de kazandığımı kaybetmek istemiyorum. Sabrın neler kazandırdığını bilemeyenlere ise dua ediyorum sabırsızlık edip de kazanma yerine kaybetmesinler diye.
İşte büyük veli, sabrı böyle tarif ve tercih ediyor, sabır içinde böyle mutluluk duyuyor.

İçi boşaltılmayan sabır sahiplerinden bir örneği de bizim ‘Yeni Aile İlmihali’nden vereyim. Belki hatırlayacaksınız bu sabır kahramanını da…

Semerkant’ın bu muhterem aliminin hanımıyla arası hoş değilmiş. Durumu bilen komşulardan telkinler gelmiş:
-Efendi hazretleri demişler, sana denk olmayan bu çenesi düşük hanımı bırak, ilmine denk düşen bir hanım al. Kim olsa sana kızını verir, evlenmekte hiç zorlanmazsın…

Sabrın hep sonunu düşünen alimin cevabı şöyle olur:
- Bu hanımı bırakırsam ikimiz de kaybederiz. Hanım benim gibi sabırlı birini bulamaz kaybeder. Ben de bu hanıma gösterdiğim sabırla kazandığımı bulamaz kaybederim.

Aile içindeki sabrın özelliğini bilen alim sözlerini şöyle bağlar:
- Yoksa der, siz aile içindeki sabrın, Cennet kazandıran özelliğini bilmiyor musunuz?

İşte böyle… Sabrın içindeki kutsal karşılığı boşaltırsanız sabır sizin için sinir savaşı halini alır. Ama Cennet kazandıran özelliğine inanarak sabrederseniz, başka amelinizle kazanamadığınız Cennet’i bu sabrın kazandırdığını düşünür, gerginliğinizi azaltır, mutluluğunuzu çoğaltabilirsiniz.

Elbette bu, ideal olan birlikteliği bulamadığınız takdirde böyle...

5 Temmuz 2009 Pazar

Hz. Muhammed (s.a.s)'in ikinci hanımı Hz. Sevde

Hz. Muhammed (s.a.s)'in ikinci hanımı.
Kureyş kabilesinin Amir b. Luey koluna mensup Zem'a adında birinin kızıdır. Sevde, Süheyl b. Amr'ın kardeşi Sekran ile evlenmişti. Kocasından önce İslâm dinini kabul etmiş ve bir süre sonra eşinin bu dini seçmesinde önemli rol oynamıştır. Mekke'de müslümanlara işkence ve eziyetin yoğunlaştığı bir sırada Sekran, hanımını da alarak Habeşistan'a gitmiş, ancak bir süre sonra orada ölmüştü.

Sevde, eşinin ölümünden sonra Mekke'ye döndü. O sırada Hz. Hatice yeni vefat etmişti. Hz. Muhammed (s.a.s)'in bakıma muhtaç çocukları vardı. Hz. Hatice'nin vefat yılına "Hüzün yılı" adını veren Allah'ın Rasûlü çok sarsıntılı günler geçiriyordu. Hz. Peygamber (s.a.s)'in bu durumu herkes tarafından farkediliyordu. Rasûlüllah'ı son derece kederli gören Hâkim'in kızı ve Osman b. Maz'un'un hanımı Havle, O'na, bir hayat arkadaşı bulmayı teklif etmiş, O da kabul etmişti. Hz. Peygamber (s.a.s), Sevde'nin iman konusunda gösterdiği sıkı ve vefâkâr tutumundan son derece etkilenmiş ve ona duyduğu takdiri ve verdiği yüksek değeri, nikâh teklifinde bulunarak göstermişti. Hz. Sevde, Peygamberimizle evlendiği sıralarda elli yaşında bulunuyordu. Evlilik Hicretten üç yıl önce gerçekleşmişti. Nikâh akdi için Hz. Peygamber, Sevde'nin evine gitmiş ve onun babası tarafından nikâhları kıyılmıştı. Rasûlüllah'ın eşine takdim ettiği mehir, dört yüz dirhem tutarındaydı. Hz. Sevde'nin, önceleri müşrik iken hak dini seçen bir erkek kardeşi vardı.

Hz. Sevde, evlendikten sonra Peygamberimizin çocukları ile meşgul olmuş ve onlara analık şefkati göstermek suretiyle büyütmüştür.
Hz. Muhammed (s.a.s)'in ikinci hanımı olma şerefini kazanan Hz. Sevde, en kuvvetli rivâyete göre, Hz. Ömer (r.a)'in hilâfeti sırasında H.19/M.640 yılında vefat etmiştir.
Hz. Sevde uzun boylu, vücutça ve hareketçe ağır bir hanımdı. Seri bir şekilde hareket edemediğinden dolayı, Vedâ haccında Müzdelife'den ayrılınacağı zaman o, herkesten önce yola çıkmak için izin istemişti. Öte yandan Hz. Sevde'nin en önemli meziyetlerinden biri cömertliği idi. Bu konuda Hz. Aişe hariç, diğer hanımlar arasında en ön sırada yer alıyordu. Bir gün Hz. Ömer, Hz. Sevde'ye bir kese göndermişti. Hz. Sevde, kesenin içinde ne bulunduğunu sordu. Para olduğunu öğrenince, bu paranın derhal fakirlere dağıtılmasını emretti.
Kendisini diğer Peygamber hanımlarından ayıran bir husus da, itaat ve teslimiyette çok ileri gitmesiydi. Ayrıca Hz. Sevde, Hz. Peygamber (s.a.s)'den hadis rivâyet eden kişiler arasında yer alır. Ancak kendisinden rivâyet olunan hadislerin sayısı beşi geçmez. Buhârî bu hadislerden birini kitabına almıştır. Abdullah b. Abbas, Yahya b. Abdurrahman ve Es'ad b. Zürâre Hz. Sevde'den hadis rivâyet etmişlerdir.


Hz. Sevde, vefatından önce kendi oturduğu odayı, buna bitişik odada oturan dostu Hz. Aişe'ye vasiyet etmişti. Böylelikle Hz. Aişe, kendi yattığı odanın bir tarafında, Hz. Peygamber (s.a.s) medfun bulunduğu için iyice sıkışmış olduğu yerini genişletme imkânı elde etmiş oldu.
İslâm tarihinin önemli kaynaklarından biri olan İbn Hişam'ın "es-Sîretü'n-Nebeviyye" sinde bu bilgilerin dışında bazı haberlere rastlanmaktadır. Buna göre, Hz. Sevde evlendikten bir süre sonra, Hz. Peygamber (s.a.s) ve kızları ile münasebetlerinde bazı aksamalara meydan veriyordu. Yine aynı kaynakta, Rasûlüllah'ın Hz. Sevde'yi boşamaya niyetlendiği olayına da yer verilir. Hz. Sevde, ölen eşinin kardeşi Süheyl b. Amr'ı Bedir savaşı esirleri arasında ve elleri bağlı olarak görünce şöyle dediği nakledilir: "Ey Ebâ Yezid! Kendinizi nasıl teslim ettiniz? Şerefinizle ölemediniz mi?" Hz. Peygamber bunu duyunca ona: "Sevde! Sen Allah'a ve Rasûlüne karşı mı geliyorsun?"deyince Sevde: "Ey Allah'ın Rasûlü! Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, Ebû Yezid'i böyle görünce bunları söylemekten kendimi alamadım" cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s) Sevde'yi boşamaya niyetlendi, ancak Sevde ona: "Ya Rasulallah, beni boşama! Merhameten nikâhında tut! Beni kaybolmakla yüzyüze bırakma" diye yalvardı. Hz. Peygamber de onun bu ricasını kabul etti. Yine İslâm kaynakları, bu hadiseden sonra Hz. Muhammed (s.a.s) ile evlilik hayatlarının pürüzsüz bir şekilde devam ettiğinde müttefiktirler.

Kısaca Hz. Sevde, Peygamberimize Hz. Hatice'nin üzüntüsünü hafifleten, ev işlerine bakan, altı çocuğa analık görevini yerine getiren ve en önemlisi "mü'minlerin annesi" ünvanını kazanan bir hanımdır.

(İbn Sa'd, Tabakâtül-Kübrâ, Beyrut, t.y., VIII, 52-58; İbnül-Esîr, el-Kâmil fi't-Tarih, çev. M. Beşir Eryarsoy, İstanbul 1985, II, 138 v.d; Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1980, II, 730-731; Mevlana Şiblî, Asr-ı Saadet, çev. Ö. Rıza Doğrul, İstanbul 1981, II, 138-140).
Mefail HIZLI

2 Temmuz 2009 Perşembe

Hz.Ömer'in Ayakkabıları

Hz. Ömer Radiyallahu Anh, halife olduğu yılların birinde Ebu Ubeyde bin Cerrah ile birlikte Suriye’ye gidiyorlardı. Önlerine bir dere çıktı.

Hz. Ömer devesinden indi.

Ayakkabılarını çıkarıp omuzuna attı. Devenin yularından tutup suya girdi. Bunu gören Ebu Ubeyde bin Cerrah,

“Ey Mü’minlerin emiri. Bunu nasıl yaparsın? Ayakkabılarını çıkarıp omuzlarına atıyor, devenin yularından tutup suya giriyorsun. Şehir halkının seni bu vaziyette görmesi, doğrusu beni çok üzer…”

Bunu duyan Hazreti Ömer -radiyallahu Anh- şunları söyledi:

Bu ne biçim söz Ebu Ubeyde! Eğer bu sözü sen değil de başkası söyleseydi, onu Muhammed ümmetine ibret olacak şekilde cezalandırırdım. Şunu unutma! Biz çok basit bir kavim idik. Allah Teala bizi İslâm ile şereflendirdi. Şan ve şerefi, dinden başka bir şeyde ararsak, Cenabı Hakk, bizi tekrar eski halimize dönüştürür.

Abdullah b. Mubarek, Kitabu’z Zuhd, Hakim, El Mustedrekhab

Hz. Ukkaşe kimdir?

Hz. Ukkaşe kimdir?

Hz. Ukkaşe'nin kim olduğunu merak edenler için ondan bahsetmekte yarar var. Yapılan araştırmalarda, türbenin Resulllah (sav)’in arkadaşlarından Ukkaşe b. Mihsan el-Esedi (ra) adına yapıldığı saptanmış. Bazılarına göre türbede Ukkaşe b. Mihsan'n gömülü olduğu söylense de, bazılarına göre, burada katıldığı bir savaşta kaybettiği parmağı yada kanının döküldüğü yer olduğu için buraya türbe yapıldığı rivayet edilmekte.

Hz. Ukkaşe hakkında, özellikle Müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazla bir bilgi bulunmamakta. Müslüman olduktan sonra ve Bedir Savaşı’ndaki başarılarından sonra, kaynaklarda onun hakkında bilgiye rastlanmaktadır.

Hz. Ukkaşe (ra) Bedir Savaşı’nda çok büyük cesaret gösterdi. Savaşırken kılıcı kırıldı. Peygamberimiz (sav) kendisine bir hurma dalı verdi. Bu dal, Peygamberimizin bir mucizesi olarak onun elinde kılıç oldu ve onunla savaştı. O kılıçla çok sayıda savaşa katıldığı rivayet edilmektedir.

Hz. Ukkaşe hayatta iken cennetle müjdelenen Sahabelerden. Peygamberimiz (sav) bir gün:
- Ümmetimden yetmiş bin kişi tertemiz olarak cennete girecektir, buyurunca, Ukkaşe b.Mihsan:
- Ey Allah'ın elçisi! Allah'a dua et de ben onlardan olayım, dedi. Peygamberimiz:
- Sen onlardansın, buyurdu ve ona dua etti. Bunun üzerine başka bir adam ayağa kalkarak:
- Ey Allah'ın elçisi! Cennetliklerden olmam için bana da dua et, deyince, Peygamberimiz:
- Bu konuda Ukkaşe seni geçti buyurdu. (1)

Peygamberlik Mührü’nü öpen tek Sahabe

Hz. Ukkaşe (ra) bir peygamber aşığı, bir peygamber sevdalısı bir insan. O sevgiden dolayı Peygamberimizin kürek kemikleri arasında bulunan peygamberlik nişanesi, peygamberlik mührünü öpmeyi başlarmış bir sahabe.

Fetih Suresi nazil olunca, Peygamberimiz (sav) Cebrail'e:
- Ey Cebrail öleceğimi anladım, buyurunca Cebrail, Peygamberimize:
- Senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır, Rabbin sana (istediğini) verecek sen de razı olacaksın, dedi (Duha:4-5).

Bunun üzerine Peygamberimiz müezzini Bilal-ı Habeşi'ye, insanları cemaatle namaz kılmak üzere toplanmaları için çağırmasını emretti. Bütün Muhacir (Mekke'den Medine'ye hicret eden Müslümanlar ) ve Ensar (Medine'li Müslümanlar) Mescid-i Nebi'de toplandı. Peygamberimiz onlara namaz kıldırıp sonra minbere çıktı ve insanlara hitap etti. Peygamberimizin bu konuşması sırasında kalpler ürperdi, gözler ağladı. İnsanlara şöyle dedi:

- Ey insanlar sizin için nasıl bir peygamber idim? Onu dinleyenler:
- Allah mükafatını versin, çok iyi bir Peygambersin. Sen bizim için merhametli bir baba, şefkatli ve öğüt veren bir kardeş gibiydin. Allah'ın sana verdiği Peygamberlik görevini yerine getirdin, O'nun (Allah'ın) vahyettiğini bize ilettin, bizleri Allah'ın yoluna hikmetli ve güzel sözlerle davet ettin. Allah, ümmetlerine yaptıkları görev nedeni ile peygamberlere vereceği mükafatın en güzelini sana versin, dediler.

Bunun üzerine Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu:

- Ey Müslüman topluluğu! Sizin üzerinizde bulunan hakkım ve Allah adına, sizden kime bir haksızlık yapmış isem, kıyamette hesaplaşıp hakkını almadan önce, şimdi onun ayağa kalkıp hakkını benden almasını istiyorum.

Hiç kimse kalkmayınca, Peygamberimiz bunu üç defe tekrarladı. Üçüncü defa söyledikten sonra, Sahabe-i Kiram arasında bulunan ve kendisine Ukkaşe denilen yaşlı bir sahabe ayağa kalktı. Müslümanları yararak ilerledi ve Peygamberimizin önünde durdu ve şöyle dedi:
- Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın elçisi, eğer ısrar etmeseydin senin karşına çıkıp bir şey istemeyecektim. Bir savaştan sonra gazilerin arasındaydım. Ayrılmak üzereyken develerimiz yan yana geldi. Devemden indim, ayağını öpmek için sana yaklaştığımda, değneğini kaldırdın ve sırtıma vurdun. Kasten bana mı vurdun yoksa, devene mi vurmak istemiştin bilmiyorum, deyince, Peygamber efendimiz:

- Ey Ukkaşe, sana kasten vurmaktan Allah a sığınırım. Ey Bilal git (kızım) Fatıma'ya uzun bir değnek getir, dedi. Bilal-ı Habeşi (şaşkınlıktan) ellerini başının üzerine koyarak:
- O, Allah'ın Peygamberi ve kendisine kısas yapılmasını istiyor, diyerek Hz.Fatıma'nın yanına geldi kapıyı çaldı ve:
- Ey Peygamber'in kızı! Bana uzun bir değnek ver, deyince, Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma:
- Bugün ne hac günü, ne de O'nun savaştığı bir gün değil, babam uzun değneği ne yapacak? Dedi. Bilal-i Habeşi:
- Babanın yaptıklarından haberin yok. Allah'ın elçisi borçlarını ödüyor, dünyayı terk ediyor ve kendisine kısas yapılmasını (kendisinde hakkı olanların hakların almasını) istiyor, dedi. Bunun üzerine Hz. Fatıma:
- Ey Bilal, Allah'ın elçisine kısas yapmayı kendisine layık gören kimdir? (Peygamberin torunları) Hasan ile Hüseyin'e haber ver. O adamın yanına gitsinler de, almak istediği (hakkını) onlardan alsın. Peygamberden almasına izin vermesinler, dedi.


“Cennetteki arkadaşım”

Bilal-i Habeşi mescide girip değneği Peygamberimize verince, O da Hz. Ukkaşe'ye verdi. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.anhum) bunu görünce ayağa kalktılar ve:
- Ey Ukkaşe! İşte önündeyiz Hakkını bizden al. Peygamberden alma, deyince, Peygamber Efendimiz:
-Bırak ey Ebubekir, sen de bırak ey Ömer, Allah sizin değerinizi ve makamınızı biliyor, dedi.

Bunun üzerine Ali b. Ebu Talip (Hz. Ali) ayağa kalktı ve:
- Benim hayatım Allah'ın elçisinin hayatının önündedir. İşte sırtım, hakkını kendi elinle benden al ve bana (O'nun yerine) yüz sopa vur. Allah'ın elçisinden alma, deyince Peygamberimiz:
- Otur ey Ali. Allah senin değerini ve niyetini biliyor, buyurdu. Sonra Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin kalktılar ve:
- Ey Ukkaşe! Sen bilmiyor musun biz Allah'ın elçisinin torunuyuz. Hakkını bizden alman Peygamberden alman gibidir, deyince Peygamber Efendimiz:
- Gözümün nuru torunlarım, siz de oturun Allah sizi burada unutmamıştır (sizin de niyetinizi ve değerinizi bilmektedir). Sonra Peygamber Efendimiz (sav) Ukkaşe'ye:

- Ey Ukkaşe, vuracaksan vur deyince, Ukkaşe (ra):
- Ey Allah'ın elçisi, bana vurduğunda benim üzerimde elbise yoktu, deyince, Peygamberimiz sırtını açtı.

Sahabeler yüksek sesle ağlıyorlardı. Hz.Ukkaşe, Peygamberimizin beyaz sırtına baktı. Sanki sırtı Mısır'da dokunan ince ve beyaz ketenden dokunmuş kumaş gibiydi fazla ilgilenip zaman kaybetmeden sırtını öptü ve şöyle dedi:

- Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın elçisi, sana kısas yapmaya kim cür'et edebilir? Bunun üzerine Peygamberimiz (sav) :

- Ya hakkını alman için gerekeni yap yada affet deyince, Hz. Ukkaşe:
- Kıyamet gününde Allah'ın beni affetmesini umarak sizi affediyorum, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav):
- Kim cennetteki arkadaşımı görmek isterse bu adama baksın, dedi.

Sonra (orada bulunan) bütün Sahabe-i Kiram ayağa kalktılar ve alnından öperek:
- Seni tebrik ederiz çok büyük bir mertebeyi ve Peygamberin cennetteki arkadaşlığını elde ettin dediler." (2)

Her gün yüzlerce insanın gurup gurup Ziyaret ettiği bu türbe, Hz. Peygamberden geriye kalan hatıralara, insanımızın sahip çıkışının da bir göstergesi.

İnsan, Hz. Ukkaşe'nin makamına varınca, Hz. Peygamberin sırtındaki Peygamberlik Mührü’nü öpmeyi başarmış Hz. Ukkaşe'nin dudaklarından bir tebessüm arıyor.

Nasıl gidilir

Hz. Ukkaşe Türbesi'ne farklı yollardan gidilebilirse de, Gaziantep'in Nurdağı ilçesinden gidilmesi en uygunudur. Türbe, ilçe merkezine 8 km. uzaklıktadır. Guruplar halinde gidilebileceği gibi ferdi olarak da gidilebilir. Türbe merkezine araçla çıkılabilmektedir.


KAYNAKLAR
1- El-İstiab 3/1081, Madde:1837, Buhari , Tıb.17, Müslim, İman,317.
2- El - İsbahani, Hilyet-ül Evliya 4/ 73,

Kutsal Topraklardan Görünümler

Kutsal Topraklardan Görünümler
Oraları hiç görmeyenler, oralara gidip de özleyenler birkaç kare fotoğrafla hasret gidermeye nedersiniz? Yüce Allah hepimize nasip etsin o kutsal topraklara gitmeyi, hac görevimizi yerine getirmeyi....

Hac Kitabı

http://www.islamilmihali.net/din/hac.html


















1 Temmuz 2009 Çarşamba

Kur'ân'a Göre En Hayırlı Ümmet

Hz. Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberler arasında yüce bir konuma sahip olduğu bilinmektedir. Onun ümmeti de diğer ümmetlere göre her yönden daha üstün ve daha faziletlidir. Kur'ân-ı Kerîm, Ümmet-i Muhammed'in sahip olduğu bu üstün vasıflardan bahseder. Bunlardan biri de Ümmet-i Muhammed'in en hayırlı ümmet olmasıdır. Bu makalede, âyet ve hadîsler ışığında Ümmet-i Muhammed'in, nasıl ümmetlerin en hayırlısı olduğunu incelemeye ve ortaya koymaya çalışacağız.

Ümmet-i Muhammed'in En Hayırlı Ümmet Olması
Kur'ân-ı Kerîm, insanlık içinde Ümmet-i Muhammed' den daha hayırlı, daha iyi bir ümmet olmadığını ilân etmektedir. Onlar, sahip oldukları yüce özelliklerden dolayı mealen şöyle övülmektedirler: "(Ey Üm­met-i Mu­ham­med!) Siz in­san­la­rın iyi­li­ği için mey­da­na çı­ka­rıl­mış en ha­yır­lı üm­met­si­niz. İyi­li­kleri ya­yar, kö­tü­lükleri ön­ler­si­niz, çün­kü Allah'a ina­nır­sı­nız." (Âl-i İmrân Sûresi, 3/110)

Âyetteki "hayr" kelimesi, herkesin arzu ettiği akıl, adalet, fazilet ve faydalı olan şeyler demektir. Zıttı ise şerdir.1 Müfessir Râzî'ye göre hayr, ibadetler ve bunların hâricinde mahlûkata yapılan iyilikler, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker, sadaka, Allah'ın emirlerini tazim, yaratıklarına şefkat gibi hususlardır.2 Hayr, birçok âyette, salih amel, hasene ve maruf gibi kavramlarla yakın anlamlı olarak, her türlü erdemli tutum ve davranışı ifadede kullanılmıştır. Hayra yapılan davet de bir mânâda refah ve huzura davettir.3

"En ha­yır­lı üm­met­" âyeti, müfessirlerin ittifakına göre Ümmet-i Muhammed hakkındadır4 ve onun, ümmetlerin en hayırlısı, en ideali ve en iyisi olduğunu haber vermektedir. Âyetin, Yahudilerden Malik b. Dayf ve Vehb b. Yahuda'nın sahabeden bazılarına, "Bizim dinimiz, sizin bizi çağırmakta olduğunuz dinden daha hayırlı, biz de sizden daha hayırlıyız." demeleri üzerine nazil olması5 da bütün mü'minleri kapsadığını göstermektedir. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) de: "Peygamberlerden hiçbirine verilmeyen şeyler bana verildi. Korku ile (düşmanın kalbine) yardım olundum, yeryüzünün anahtarları bana verildi, Ahmed diye isimlendirildim, toprak bana temiz kılındı ve ümmetim, ümmetlerin en hayırlısı kılındı." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/98) buyurarak, ümmetinin en hayırlı ümmet olduğunu haber vermiştir.

En hayırlı ümmet hitabıyla, öncelikli olarak kastedilenlerin Sahabe olduğunda ittifak vardır.6 Peygamber Efendimiz de "İnsanların en hayırlıları benim çağdaşlarımdır." (Buhârî, Şehâdât 9; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 208) buyurmuştur. Fakat bu hitabı sadece Sahabe'ye tahsis etmek doğru değildir. Çünkü âyetin öncesinde ehl-i kitaba hitap edilmekte ve mü'minlerin onlara uymamaları, Allah'ın dinine sıkıca sarılmaları istenmektedir. Mü'minlere, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran bir grup oluşturmaları, ihtilâfa düşüp tefrika çıkaranlar gibi olmamaları emredilmekte ve iman edenlerle kâfirlerin âhiretteki durumlarından bahsedilmektedir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3/98-107) Dolayısıyla âyetin siyak ve sibakı dikkate alındığında, en hayırlı ümmetten maksadın, Ümmet-i Muhammed olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır. Râzî'nin de belirttiği üzere, "Oruç size de farz kılındı." (Bakara Sûresi, 2/183) gibi âyetler nasıl ki, sadece sahabeye hitap etmiyorsa, aynı şekilde en hayırlı ümmetsiniz hitabı da vahyin ilk muhatapları olan sahabeye hasredilemez.7 Kısacası en hayırlı ümmet ile Hz. Muhammed'den (sallallahu aleyhi ve sellem) itibaren kıyamete kadar gelecek olan İslâm ümmetinin tamamına hitap edilmektedir.8

Hz. Peygamber'in yukarıdaki hadîsinden Sahabe'nin hem bu ümmetin hem de bütün insanlığın en hayırlı nesli olduğu vurgulanmaktadır. Fakat hadîsin devamındaki, "Sonra onlardan sonra gelenler, sonra da onların arkasından gelenler" ifadesi, sahabeden sonraki her neslin, insanların en hayırlı topluluğu olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla bu hadîs, ümmetin her kuşağının kendi zamanının en hayırlı toplumu olduğunu da ifade etmektedir. Nitekim Hz. Peygamber, ümmetinin sonraki nesilleri için de benzer övgülerde bulunmuştur: "Beni görüp de bana iman edene ne mutlu. Beni görmediği hâlde bana iman edene yedi defa ne mutlu." (Ahmed b. Hanbel, 3/71, 155) "Yaratılmışlar arasında iman bakımından en üstün kimseler, henüz atalarının sulblerinde bulunan, beni görmedikleri hâlde bana iman eden, yazılı bir takım kağıtlar görüp de onlarda bulunanlar gereğince amel edenlerdir. İşte onlar, iman ehlinin en faziletlileridir." (Hâkim, Müstedrek, 7/2501) Hz. Peygamber, görmediği hâlde kendisine iman edenlerin kardeşleri olduğunu ve onlarla karşılaşmayı arzuladığını da ifade etmiştir.9 Ayrıca, "Ümmetimin misâli yağmura benzer. Onun öncesi mi hayırlıdır, sonrası mı bilinmez" (Tirmizî, Emsâl 6) buyurmuştur. Bu hadîse göre geçmişiyle ve geleceğiyle, öncesiyle ve sonrasıyla, bu ümmetin bütün kuşakları hayırlıdır. Her nesli birbiriyle kaynaşıp bir bütün olmuştur. Tıpkı başının nerede olduğu belli olmayan bir halka gibi veya örülmüş bir bina gibi hayırlılıkta da yekvücuttur.10 Ümmetin öncesinin veya sonunun hayırlı olduğunun bilinmemesi, onun her tarafının hayırlı olduğuna işaret etmektedir. Burada Sahabenin külli fazilette en faziletli, en hayırlı nesil olduğunun ve bu hususta diğer nesillerin onlarla eşit olmasının mümkün olmadığının hatırlardan çıkarılmaması gerekir.

Ümmetin ilk nesli olan Sahabe'nin üstünlüğü; kâfirlerin eziyetlerine sabretmeleri, onlarla mücadele edip dine sıkı sıkıya sarılmaları, onu yayma ve sonraki nesillere ulaştırmada gösterdikleri gayret ve başarılarından kaynaklanmaktadır. Onlardan sonra gelenler, yeryüzünde fesadın, kötülüğün, mâsiyetin ve büyük günahların açıktan açığa işlendiği zamanlarda, dini dosdoğru uygulayıp, Allah'a itaat üzere sabır ve sebat gösterecek olurlarsa, onların da amelleri, tıpkı kendilerinden öncekilerin amelleri gibi değerli ve faziletli olabilir.11 Şüphesiz Muhammed ümmetinin her nesli bu hayırlı oluştan, İslâm'a ve onun değerlerine sahip çıktığı nispette nasibini alacaktır.

Bu Ümmetin Tamamının Hayırlı Olması
Müfessir Râzî, ‘Ümmetin tamamı bu kapsama girer mi?' sorusuna şöyle cevap verir: "Bazı bakımlardan hayırlı olan kimse için ‘hayırlıdır' denebilir. Yüce Allah'ın, bu ümmetin hayırlı olduğunu haber vermesi, onların hiç yanlış yapmadıkları anlamına gelmez. Hattâ hayırlı olmaları, onların küçük günahları işlemeleri şöyle dursun, büyük günaha yönelmelerine de ters düşmez."12 Ümmetin hayırlı olması, çoğunluğunun iyi olmasına bağlıdır. Ehl-i kitap ise Allah'a itaatten çıkmış sapkınlarının çokluğundan dolayı bu özelliğe sahip değildir.13 Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve onun ümmetinin faziletleri ise, sayılamayacak kadar çoktur. Allah, Ümmet-i Muhammed'e, gelmiş geçmiş ümmetlere verdiği faziletler, şeref ve iyiliklerin kat kat fazlasını vermiştir.14

"En hayırlı ümmet" âyeti, aynı zamanda "İşte böylece insanlığa şahitler olmanız, Resulün de size şahit olması için sizi mutedil bir ümmet kıl­dık." (Bakara, 2/143) âyetindeki dengeli, mutedil, ifrat ve tefrite kaçmayan, âdil ümmet övgüsünün tekrarıdır. "Si­zi in­san­lar için­de bu ema­ne­te ehil bu­lup se­çen O'dur." (Hacc, 22/78) âyeti de bu ümmetin en hayırlı ümmet olduğunu teyit etmektedir. Hz. Peygamber de: "Siz, yetmiş ümmeti yetmişe tamamlayan son ümmetsiniz (geçmiş pek çok ümmetin sonuncusu ve en hayırlısısınız). Siz, onların en hayırlısı ve Allah katında en değerli olanısınız." (İbn Mace, Zühd 34) buyurarak ümmetinin, ümmetlerin en hayırlısı olduğunu ilân etmiştir.

Ümmet-i Muhammed'in en hayırlı ümmet olması, diğer ümmetler karşısındaki konumunu ve onlarla mukayesesini ifade etmektedir. Bu ümmetin en hayırlı üm­met olması, onların arasında İslâm'ın daha iyi yaşanması ve iyiliği emredip, münkerden alıkoymanın daha yaygın olmasından kaynaklanmaktadır.15 Onlar, marufu emredip, münkeri nehyetmeleri ve imanları ile en hayırlı ümmet olmaktadırlar. İman ettikleri için şerden yüz çevirerek hayra yönelirler. Böylece sahih iman etmeyen, şer ve fesadın ağır bastığı, iyilikleri yaymayan ve münkeri de nehyetmeyenlerden ayrılırlar.16

Ümmet-i Muhammed kadar Allah'a teslimiyet gösteren, İslâm'a icabet eden başka bir ümmet olmamıştır.17 Önceki ümmetlerde ise, iman hakikatlerinin tanınmaz hâle gelmesi, kötülük ve fesadın yaygınlaşması daha baskın bir özelliktir.18 En hayırlı ümmetsiniz ifadesinden hemen sonra, "Ehl-i kitap da iman etseydi, onlar için hayırlı olurdu." buyrulması, hayırlı olmanın imanla ilgili olduğuna işaret etmektedir. Yani hayırlı olmak için öncelikle tevhid akidesine sahip olmak, sırat-ı müstakim üzere yürümek gerekir. Fakat önceki ümmetler, istikametten sürekli sapmışlardır. Meselâ, Cuma gününde ihtilâf ettiler; Yahudiler Cumartesi, Hıristiyanlar Pazar gününü seçtiler. Kıble hususunda ihtilâf ettiler; Yahudiler Kudüs'e, Hıristiyanlar doğuya döndüler. Namazda ihtilaf ettiler; kimi rükûu, kimi secdeyi yapmaz. Kimi namaz kılarken konuşur, kimisi de yürür. Oruçta da ihtilâf ettiler; kimi gündüzün bir kısmında, kimi de perhiz şeklinde oruç tutar. Hz. İbrahim hakkında ihtilaf ettiler, Yahudiler ve Hıristiyanlar onun kendilerinden olduğunu söylediler. Hz. İsa hakkında da ihtilâf ettiler; Yahudiler onu inkâr ettiler. Annesine bühtanda bulundular. Hıristiyanlar da onu ilâhlaştırdılar. Allah bütün bu hususlarda Ümmet-i Muhammed'i hakka, doğruya hidâyet etmiştir.19

Hz. Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmeti, hayır işlemede, hayra koşmada ümmetler içinde birinci sırayı almıştır. Peygamberinin Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) olması, bunun en önemli sebeplerinden biridir. Çünkü O, mahlûkatın en şereflisi, resullerin en değerlisidir. Allah O'na, önceki peygamberlerden hiçbirine vermediği en büyük ve en mükemmel dini vermiştir. Onun yoluna uygun olarak yapılan az bir amel, öncekilerin çok amellerinden daha hayırlıdır.20 Bundan dolayı onun ümmeti önceki ümmetlere göre daha az amel ile daha çok sevap kazanır ve farklı zamanlarda farklı ümmetlere verilen iyilikler ve güzellikler bu ümmete topluca verilmiştir.21 Allah'ın, Ümmet-i Muhammed'e olan lütuf ve ihsanı, diğer ümmetlere olandan çok daha fazladır. Bunların başında, en güzel örnek, ümmetine düşkün ve "nûr saçan bir kandil olarak gönderilen peygambere" (Ahzâb Sûresi, 33/45) sahip olması gelir. O, ümmetine (davet veya icabet), nurlandırıcı, aydınlatıcı parlak bir kandil; akılları ve gönülleri, cehalet ve şaşkınlık karanlıklarından aydınlatıp, doğru yolu gösteren bir ışık; Allah'tan gelen büyük bir lütuftur.22 Bundan dolayı Şam'ı fetheden Müslümanlar hakkında oradaki Hıristiyan halk, "Bunlar Hz. İsa'nın havarileri hakkında bildiğimiz üstün meziyetlerden daha fazlasına sahipler." demiştir.23

En hayırlı ümmet olarak insanlığa önder ve örnek olmayı hak eden Müslümanların başlıca özellikleri Allah'a, peygamberlerine, kitaplarına, âhiret gününe ve diğer iman esaslarına inanmalarıdır. Onlar imanlarının gereğini yerine getirirler. İyi amel sahibi, dosdoğru, aşırılıklardan uzak, ölçülü, mutedil, dengeli, adaletli tutum ve davranışları sebebiyle en hayırlı ümmet, erdemli toplum olurlar. Dininin ve peygamberinin mükemmelliği sayesinde en hayırlı ümmet olma vasfına ulaşan Muhammed ümmeti, diğer ümmetlere örnek ve rehber konumundadır. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), "güzel ahlâkı" tamamlamak için gönderilmiştir. Ümmet-i Muhammed de bu ahlâkı yaşamak ve insanlığa öğretmek için görevlendirilmiştir. Dolayısıyla "insanlar için çıkarılmış" ifadesi, en hayırlı ümmet olarak, iyi ve güzel olan hususlarda diğer milletlere önder olmayı ifade etmektedir.24 Dünyanın önderliğinin İslâm ümmetinde olduğu zamanlarda, diğerlerinde olduğu ölçüde fitne ve fesadın yayılması, sosyal ve ahlâkî bozulmalar, zulme ve sömürmeye dayalı savaşlar görülmez.25 Yeryüzünün kaynaklarını, hazinelerini ancak Müslümanlar iyi yolda, güzel gayeler için kullanırlar.26 Onlar, bu vasıflara sahip olduklarından, dünyanın en parlak, insanlığa adalet ve huzur getiren medeniyetini kurmuşlardır. İslâm ümmetinin insanlığa olan hayrı ve dünya medeniyetine olan tesiri, bilim, teknoloji, felsefe, tarım ve ticaretle sınırlı kalmamış, edebiyattan âdâb-ı muaşeret düzeyinin yükselmesine, hijyenden, suyun kullanımı ve Rönesans'a kadar hemen her alanda kendini göstermiştir.27 İbn Kesîr'in de belirttiği gibi insanlığa bu ümmetten daha faydalı olan bir topluma rastlamak mümkün değildir.28

Marufu Emredip Münkeri Nehyetmenin Hayırlı Olmayla Münasebeti
"En hayırlı ümmet" âyetindeki, "İyi­li­kleri ya­yar, kö­tü­lükleri ön­ler­si­niz; çün­kü Allah'a inanırsı­nız." ifadesi, ayrı bir cümle gibidir ve hayırlı oluşun en önemli sebebini açıklamaktadır. Buna göre Ümmet-i Muhammed'in en hayırlı ümmet olması, marufu emredip münkerden sakındırmasındandır. İslâm ümmeti kadar insanlık içinde iyiliklerin, güzelliklerin yayılmasını ve kötülüklerin engellenmesini isteyen başka bir topluluk yoktur. Buradan, hayırlı olmanın, bahşedilmiş dinî değerlerden gelen vehbî bir tarafı olduğu gibi, fiiliyata yansımasının ve devam ettirilmesinin de kesbî yani gayrete bağlı bulunduğu anlaşılmaktadır. Yoksa en hayırlı ümmet olmak; Yahudi­ ve Hıristiyan­ların, Allah'ın ev­lât­la­rı ve sev­gi­li­le­ri olduklarını söylemeleri gibi (Mâide, 5/17) iddia edilen veya mutlak sahip olunan bir özellik değildir. Onun için ümmetin, tavır ve hareketlerinde hayırlılık vasfını korumaya ve icra etmeye önem vermesi gerekmektedir. Zaten âyette, en hayırlı yerine, en üstün ifadesinin kullanılmamış olması da buna işaret etmektedir.

Sonuç
Ümmet-i Muhammed, sahip olduğu dinî değerler itibariyle en hayırlı ümmet olma vasfını her zaman özünde taşımaktadır. Tutum ve davranışlarıyla da hayırlılığını her zaman göstermektedir.

Müslümanlar, sadece kendilerini değil, bütün insanları hak ve hakikate, birlik ve beraberliğe, karşılıklı yardımlaşmaya, sevgi ve müsamahaya sevk ederler. Onlar, hem kendi toplumlarında hem de yeryüzünde, hak ve adaleti, salahı, iyiliği, paylaşmayı, barışı, huzuru gerçekleştirdikleri için en hayırlı ümmettirler. Onlar, "hayr" kapsamına giren, hak, adalet, merhamet gibi evrensel değerlerinin yayılmasını sağlayarak, yalnız kendileri için değil, diğer milletlerin selâmeti için de hayırlı olmaktadırlar. Hak din İslâm'ın bayraktarı olan Ümmet-i Muhammed, son devirlerdeki gerilemiş hâliyle bile, diğerleriyle mukayese edilemeyecek kadar ileri derecede hayırlı olan ve insanlara iyilik taşıyan bir ümmettir.29 Zamanımızda insanlığın içine düştüğü buhran ve kaosun gittikçe artması, örnek vasıflara sahip olan bu en hayırlı ve insanlığa en faydalı ümmetin önemini daha da artırmaktadır. Bunun için İslâm ümmeti, sahip olduğu özellikleri ihyâ edip canlandırma mecburiyetinde olduğunun şuurunda olmalıdır. Bunu gerçekleştirmenin yolu da Kur'ân'a, Sünnet'e ve altın nesil Sahabe'ye bağlı kalmaktan geçmektedir.

* Araştırmacı - Yazar
aaygun@yeniumit.com.tr

Dipnotlar
1. Râğıb İsfehânî, Müfredât, İst., 1986, s. 231.
2. Fahruddin er-Râzî, et-Tefsiru'l-kebîr, Beyrut, 1997, 8/254.
3. Mustafa Çağrıcı, "Hayır", DİA, XVII, 43-46.
4. Bkz. Taberî, Câmiu'l-beyân, Beyrut, 1995, 3/61-62; Râzî, 3/323-325; Kurtubî, el-Câmi' li ahkami'l-Kur'ân, Kahire, 1967, 4/171-173; İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'ân'i'l-azîm, Beyrut, 1993, 1/399.
5. Vâhidî, Esbâbu'n-nüzûl, Kahire, 1315 h., s. 87.
6. Kurtubî, 4/171-172; İbn Kesîr, 1/399.
7. Râzî, 3/325.
8. İbn Kesîr, 1/399.
9. Ahmed b. Hanbel, 3/154.
10. Tîbî, Şerhu't-Tîbî, Pakistan, 1413 h., 9/375.
11. Kurtubî, 4/172.
12. Râzî, 2/86.
13. Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, İst., ts., 2/410.
14. İbn Teymiye, el-Fark beyne evliyai'r-rahman ve evliyai'ş-şeytan, Riyad, 1999, s. 55.
15. Kurtubî, 4/171.
16. Merâğî, Tefsiru'l-Merâğî, Mısır, 1974, 4/29.
17. Taberî, 3/61; Kurtubî, 4/171.
18. Zuhaylî, et-Tefsiru'l-münîr, Beyrut, 1991, 4/40.
19. İbn Kesîr, 1/527-528.
20. İbn Kesîr, 1/400.
21. Kastallânî, el-Mevâhibu'l-ledünniyye, Beyrut, 1991, 2/720-722.
22. Elmalılı, 6/325.
23. İbn Kesîr, 6/219.
24. Seyyid Kutup, Fî Zılâli'l-Kur'ân, Beyrut, 1985, 1/447-448; Mevdûdî, Tefhimu'l-Kur'ân, (trc. Komisyon), İnsan Yay., İst., 1987, 1/251.
25. Macit Kîlânî, Ulustan Ümmete, (trc. Murat Serdaroğlu), Pınar Yay., İst., 1994, s. 32.
26. Seyyid Kutup, 5/2448.
27. Jack Goody, Avrupa'da İslâm Damgası, (trc. Şahabettin Yalçın), Etkileşim Yay., İst., 2005, s. 83-116.
28. İbn Kesîr, 1/399.
29. Mevdûdî, 7/265.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...