Bu Site Sizin Sizde Yazınızı Gönderin

Evet bu siteye sizlerde yazılarınızı gönderebileceksiniz. Yapmanız gereken içerisinde link ve reklam olmayan yazılarınızı haberdaim@gmail.com adresine mail olarak göndermek.
Hepsi bu kadar. İyi Paylaşımlar
Dikkat edilmesi gerekenler;
Siteye cinsel içerikli, reklam içerikli paylaşımlarda bulunmak yasaktır.
Hz. Muhammed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hz. Muhammed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Temmuz 2009 Salı

Mevlid-i Şerif - Süleyman Çelebi

Allah adın zikredelim evvela,

Vacib oldu cümle işte her kula.

Kim ki, Allah adını önce ana,

Her işi kolay eder Allah ona.

Allah adı olsa her işin önü,

Asla ebter olmaz o işin sonu.

Bir kez Allah dese aşkla lisanın,

Kalmayıp dökülür bütün günahın.

Zikri tekrar eyle mütemadiyen!

Her murada erişir Allah diyen.

Haramı bırakıp, helal yemeli,

Şükredip her zaman Allah demeli.

Kerimdir, rahimdir, O ilâhımız,

Bize rahmet kıla yüce şahımız!

Varlığına, birliğine şek yoktur,

Ne yazık, üç tanrı diyen pek çoktur.

Varlığına edilse de çok hayret,

Cümle âlem yokken O vardı elbet.

O varken yok idi, insan, cin, melek,

Arş, dünya, güneş, gezegen ve felek.

Bunların hepsini, O var eyledi,

Birliğine hepsi ikrar eyledi.

Kudretini göstererek O Celil,

Birliğine kıldı bunları delil.

Ol dedi bir kere var oldu cihan,

Olma derse, mahvolur hemen o an.

Resulullah’tır bu varlığa sebep,

Onun rızasını, aşkla et talep!

Resulullahın nuru

Hak teâlâ yaratınca Âdem’i,

Âdem’le süsledi bütün âlemi.

Mustafa nurunu alnına koydu,

Habibimin nuru, bil bu nur dedi.

Kıldı o nur, onun alnında karar,

Kaldı onun ile nice zamanlar.

Daha sonra Havva alnına geçti,

Ondan oğlu Şit’e bu nur nakletti.

Erdi İbrahim’e, İsmail’e hem,

Söz uzayıp gider, hepsini dersem.

Doğunca O rahmeten lil-alemin,

Vardı nur onda karar etti hemin.

Doğumu

Âmine hatundur onun annesi,

O sedeften doğdu O dürdanesi.

Rebiulevvel ayının nicesi,

On ikinci pazartesi gecesi.

O gece ki doğdu, O hayr-ul beşer,

Annesi onda neler gördü neler.

Dedi gördüm, O Habib’in annesi,

Bir acep nur ki, güneş pervanesi.

Fırlayıp evimden çıktı nagehan,

Göklere dek nur ile doldu cihan.

Gökler açıldı, yok oldu karanlık,

Üç melek gördüm, elinde üç ışık.

Biri doğu biri batıda onun,

Biri damında, dikildi Kâbe’nin.

İndiler göklerden melekler saf saf,

Kâbe gibi kılındı evim tavaf.

Yarılıp çıktı duvardan nagehan,

Geldi üç huri bana oldu ayan.

Bu hususta derler o üç dilberin,

Asiye’ydi biri o mehpeykerin.

Biri Meryem hatun idi aşikâr,

Birisi hem hurilerden bir nigâr.

Çevre yanıma gelip oturdular,

Mustafa’yı birbirine muştular.

Dediler oğlun gibi hiçbir oğul,

Yaratılalı cihan, gelmiş değil.

Bu senin oğlun gibi kadri cemil,

Bir anaya vermemiştir O Celil.

Ulu devlet buldun, ey Âmine sen,

Doğacaktır senden O hulk-i hasen

Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır,

Bu gelen tevhid-i irfan kânıdır.

Bir adı Mahmud, bir adı Ahmed’dir,

Varlığı cümle âleme rahmettir.

Âmine eder vakit oldu tamam,

Ki vücuda gele O hayr-ül enam.

Susadım gayet hararetten katı,

Sundular bir cam dolusu şerbeti.

Şerbeti karşımda tuttu huriler,

Bunu Rabbimiz gönderdi dediler.

Kardan ak idi ve hem soğuk idi,

Lezzeti dahi şekerde yok idi.

İçtim onu oldu, cismim nura gark,

Edemedim kendimi ben nurdan fark.

Geldi bir ak kuş kanadıyla revan,

Arkamı sıvadı kuvvetle heman.

Doğdu o saatte O sultan-ı din,

Nura gark oldu, semavat ü zemin.

Kim olmak isterse ateşten necat,

Aşk ile, şevk ile etsin salevat!

Essalatü vesselamü aleyke ya Resulallah!

Esselatü vesselamü aleyke ya Habiballah!

Essalatü vesselamü aleyke ya Seyyidel-evveline vel-âhirin.

Mahlûkatın hepsi sevindi o an,

Dirilip âlem yeniden buldu can.

Kâinattaki her şey edip seda,

Çağrışarak dediler ki, merhaba!

Merhaba, ey âl-i sultan merhaba!

Merhaba, ey kân-i irfan merhaba!

Merhaba, ey sırr-ı furkan merhaba!

Merhaba, ey derde derman merhaba!

Merhaba, ey rahmeten lil-âlemin!

Merhaba, sensin şefial müznibin!

Bütün dertlilerin dermanı sensin,

Cümle âlemlerin sultanı sensin.

Çünkü nurun ruşen etti âlemi,

Gül cemalin gülşen etti âlemi.

Âmine hatun artmış idi hayreti,

Bir zaman aklı gidip geldi geri.

Gördü gitmiş huriler hiç kimse yok,

Görmedi oğlunu yalvarırdı çok.

Bir an şöyle düşünceye dalmıştı,

Huriler onu götürdü sanmıştı.

Dört tarafa bakıp edince nazar,

Gördü ki bir köşede hayrül-beşer.

O ulu, Kâbe’ye karşı duruyor,

Yüzün yere koymuş secde ediyor.

Secdede diliyle tahmid ediyor,

Kaldırmış parmağın tevhid ediyor.

Dudaklar kıpırdardı, söylerdi kelâm

Anlayamazdım, ne derdi o hümam

Kulağım ağzına verdim, dinledim,

Söylediği sözü o an anladım.

Derdi ki, ya Rab yüzüm tuttum sana,

Ya İlahi ümmetimi ver bana!

Ümmetim dedi sana, O Mustafa,

Ver salevat sen de ona, bul safa.

Essalatü vesselamü aleyke ya Resulallah!

Esselatü vesselamü aleyke ya Habiballah!

Essalatü vesselamü aleyke ya Seyyidel-evveline vel-âhirin.

Miraca gitmesi

Dinle miracını o şahın ayan,

Âşıksan aşk ateşine durma yan!

Pazartesi gecesi gerçek haber,

Leyle-i kadirdi o gece meğer.

O mübarek bahtı, o kadri yüce,

Ümmühanin evine vardı gece.

Orda iken nagehan o yüzü ak,

Cebrail Cennete git dedi Hak.

Bir sırmalı taç ve bir hulle kemer,

Hem dahi al bir burak-ı muteber.

Habibime ilet de, ona binsin!

Arşımı seyreylesin, beni görsün!

Cebrail cennete olunca revan,

Gördü ki, kırk Burak otluyor o an.

İçlerinden bir Burak ağlar katı,

Yiyip, içmez, kalmamış hiç takati.

Gözlerinden yaşlar eylemiş revan,

Ciğerini dertle etmiş perişan.

Dedi Cebrail, niçin ağlıyorsun?

Hüzünle ciğerini dağlıyorsun?

Arkadaşların yiyip içip gezer,

Sen inliyorsun, canını ne üzer?

Dedi, kırk bin yıl vardır ki ya emin,

Aşktır bana yemek ve içmek hemin,

Nagehan bir ses işitti kulağım,

O zamandan bilemem sağı solum.

Nedense yüksek sesle bağırdılar,

Ya Muhammed diyerek çağırdılar.

O andan beri bilemem, n’olmuşam,

O adın ismine âşık olmuşam.

Yüreğim içinde eridi yağım,

Âşık oldu görmeden bu kulağım.

Cenneti başıma bu aşk, dar eder,

Gece gündüz işlerimi zâr eder.

Gerçi cennet içinde duruyorum,

Hep cehennem azabı görüyorum.

Hazret-i Cebrail der ki, ey Burak,

Ağlama hep, verdi muradını Hak.

Bir kimsede, aşkın nişanı olur,

Akıbet maşuk, er geç onu görür.

Gel beri maşukuna götüreyim,

Yarana merhem vurup bitireyim.

Aldı Cebrail Burak’ı o zaman,

Resulullaha ulaştırdı o an.

Hak selam etti sana ey Mustafa,

Ki mübarek hatırın bulsun safa.

Buyurdu gelsin misafirim olsun,

Arşımı seyreylesin, beni görsün!

Bu gece zahir olur esrar-ı Hak,

Gösterecektir sana didar-ı Hak.

Zemzemle doldu bütün âlem o an,

Arşa varır dediler Fahr-i Cihan.

Hem sekiz cennet kapısı açtılar,

Âlemin üstüne rahmet saçtılar.

Gel gidelim Hazrete, ya Mustafa!

Şu anda bekliyor eshab-ı safa!

Sana cennetten getirdim bir Burak,

Davet-i Rahmandır edesin idrak.

Çekti o anda Burak’ı Cebrail,

Önüne düştü ona oldu delil.

Göz açıp kapamadan Kudüs’e vardı,

Etrafını bütün nebiler sardı.

Enbiya ervahı karşı geldiler,

Mustafa’ya izzet ikram kıldılar.

Geçerek mihraba O hayr-ül-enam,

Enbiya ervahına oldu imam.

Gece durmadı yola oldu revan,

Bütün göklerden geçip etti seyran.

Her birinde türlü hikmetler gördü,

Cebrail’le varıp Sidre’ye erdi.

Cebrail’in durağıdır o makam,

Yerle gök ta ki tutalıdan nizam.

Gelip Cebrail makamında durdu

Rahmeten lil-âlemin ona sordu:

Bilemem, bu yolları ben nideyim,

Burada garibim, nere gideyim?

Cebrail dedi, sen ki Habibsin,

Sanma bu yerlerde öyle garipsin,

Burada bitti benim seyrangâhım,

İlerisinden dahi yok âgâhım.

Eğer geçsem zerre kadar ileri,

Yanarım hemen ey Hakkın serveri.

Dedi Cebrail’e o şah-ı cihan:

O halde sen yerinde kal bir zaman.

Söyleşirken Cebrail ile kelam,

Geldi Refref önüne, verdi selam.

Aldı o şah-ı cihanı o zaman,

Sidre’ye giderek getirdi heman.

Gördü gök ehli ibadette hepsi,

Her biri bir türlü taatte hepsi.

Hep gök ehli cümle karşı geldiler,

Mustafa’ya izzet ikram kıldılar.

Merhaba ya Muhammed dediler,

Ey şefaat kân-ı Ahmed dediler.

Her biri kutladı miracını,

Dediler giydin saadet tacını.

Yürü artık meydan senin bu gece,

Sultan ile sohbet senin bu gece.

Hepsi ile görüşüp geçti öte,

Varıp erişti O ulu hazrete.

Rabbimiz harfsiz, kelimesiz ve sessiz

Konuştu Mustafa ile şüphesiz.

Dedi ki mahbub-u matlubun benim,

Sevdiğin can ile mabudun benim.

Gece gündüz durmayıp istiyordun,

Bir kez görsem cemalini diyordun.

Gel Habibim sana âşık oldum ben,

Cümle halkı sana köle kıldım ben.

Ne muradın var ise kılam reva,

Eyleyem bir derde bin türlü deva.

Mustafa dedi ya Rabbel-âlemin.

Ey affı ve hediyesi çok kerim,

O zayıf ümmetimin hali ne ola,

Hazretine nice onlar yol bula?

Ya İlahi hazretinden hacetim,

Şu dur ki, ola en makbul ümmetim.

Hak tealadan duyuldu bir nida,

Ya Habibim ben sana kıldım atâ.

Ümmetini sana verdim ey Habib,

Cennetimi onlara kıldım nasib.

Ey Habibim nedir, o ki diledin,

Bir avuç toprağa minnet eyledin.

Zatıma ayna edindim zatını,

Beraber yazdım adımla adını.

Ya Habibim anlıyorum ben seni,

Görmeğe hiç doyamazsın sen beni.

Tez varıp davet et kullarımı,

Ta gelip de göreler didarımı.

Göz açıp kapamadan Fahri cihan,

Ümmühanın evine geldi heman.

Her ne gelmişse Mirac’da başına,

Cümlesin haber verdi eshabına.

Dediler ey kıble-i İslam-ı din,

Kutlu olsun sana Mirac-ı güzin.

Hepimiz kullarız, sen ise şahsın,

Gönlümüzde daim parlayan mahsın.

Bize, ümmet olmak devleti yeter,

Müslüman olmanın izzeti yeter.

Süleyman Çelebi

Kelimeler:

Ebter: Güdük, neticesiz, kısır

Mütemadiyen: Devamlı

Felek: Gök

Rahmeten lil-âlemin: Âlemlere rahmet olan Resulullah

Necat: Kurtuluş

Dürdane: İnci

Hayrülbeşer: İnsanların en iyisi

Nagehan: Hemen

Dilber: Güzel

Mehpeyker: Ay yüzlü

Nigâr: Güzel yüzlü sevgili

Muştu: Müjde

Hulk-i hasen: Güzel ahlak

İlm-i ledün: Bâtın ilmi

Kân: Menba, kaynak

Şefi-ül-müznibin: Günahlara şefaatçısı

Revan: Akan, uçan

Heman: Hemen

Semavat ü zemin: Yer ve gökler

Furkan: Kur’an-ı kerim

Ruşen: Parlak aydın

Gülşen: Gül bahçesi

Tahmid: Hamd

Tevhid: La ilahe illallah demek

Hümam: Himmetli

Hulle: Cennet elbisesi

Burak: Resulullahı miraca götüren hayvan

Burak-ı muteber: Uygun bir burak

Hayrülenam: İnsanlarını en iyisi

Seyrangah: Gezme yeri

Agâh: Haberdar

Mahbub: Sevilen

Matlub: İstek

Rabbelâlemin: Âlemlerin rabbi

Hacet: İstek

Atâ: Hediye

Güzin: Seçilmiş, beğenilmiş

Mah: Gökteki ay, mahveden, peygamberlik nuru. Küfür karanlıklarını mahvettiğinden, Resulullah’a mah da denmiştir

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Bir Salavat ki...

Bir Salavat ki...

Meleklerin sevabını yazmaktan yoruldugu salavat

Resülü Ekrem bu salat'ı şerife hakkında buyurdu ki:

"Kim bana ve ehli beytime salavat getirir de tam ölçekte sevap almayı arzu ederse (bu salavat'ı)getirsin"sal


"""Cezallahü anna muhammeden sallallahü aleyhi ve selleme ma hüve ehlüh"""


Manası:Allahü Teala,Muhammed(aleyhisselamı)biz ümmetlerine olan merhametinden sebeb layık olduğu bir mükafatla en yüksek dereceye erdirsin


*Cenab-ı Hak'tan yardım dileyerek,


""Ya Rabbi,O Yüce Peygamberin HZ MUHAMMED 'in(as)kadrü kıymetini,yüksek değerini biz bilemiyoruz Sen (cc) O'na (as)layık olduğu sonsuz bir mükafatla en yüksek derece ve makamlara erdirerek mükafaatlandır""diye dua ve niyazda bulunmuş oluruz


*İbni Abbas(ra)'dan rivayetle:


""Bu Salavatı okuyan kimseye yazıcı meleklerden yetmiş melek,bin sabah ve bin akşam sevap yazmayı yetiştirmek için zorluk çekerek yorulur ve ancak yazabilir""demiştir

buyrun bu salavatı okuyun:"""Cezallahü anna muhammeden sallallahü aleyhi ve selleme ma hüve ehlüh"""

Öğrenip dilimizden eksik etmeyelim İnşaallah Rabbim hepimizden razı olsun

5 Temmuz 2009 Pazar

Hz. Muhammed (s.a.s)'in ikinci hanımı Hz. Sevde

Hz. Muhammed (s.a.s)'in ikinci hanımı.
Kureyş kabilesinin Amir b. Luey koluna mensup Zem'a adında birinin kızıdır. Sevde, Süheyl b. Amr'ın kardeşi Sekran ile evlenmişti. Kocasından önce İslâm dinini kabul etmiş ve bir süre sonra eşinin bu dini seçmesinde önemli rol oynamıştır. Mekke'de müslümanlara işkence ve eziyetin yoğunlaştığı bir sırada Sekran, hanımını da alarak Habeşistan'a gitmiş, ancak bir süre sonra orada ölmüştü.

Sevde, eşinin ölümünden sonra Mekke'ye döndü. O sırada Hz. Hatice yeni vefat etmişti. Hz. Muhammed (s.a.s)'in bakıma muhtaç çocukları vardı. Hz. Hatice'nin vefat yılına "Hüzün yılı" adını veren Allah'ın Rasûlü çok sarsıntılı günler geçiriyordu. Hz. Peygamber (s.a.s)'in bu durumu herkes tarafından farkediliyordu. Rasûlüllah'ı son derece kederli gören Hâkim'in kızı ve Osman b. Maz'un'un hanımı Havle, O'na, bir hayat arkadaşı bulmayı teklif etmiş, O da kabul etmişti. Hz. Peygamber (s.a.s), Sevde'nin iman konusunda gösterdiği sıkı ve vefâkâr tutumundan son derece etkilenmiş ve ona duyduğu takdiri ve verdiği yüksek değeri, nikâh teklifinde bulunarak göstermişti. Hz. Sevde, Peygamberimizle evlendiği sıralarda elli yaşında bulunuyordu. Evlilik Hicretten üç yıl önce gerçekleşmişti. Nikâh akdi için Hz. Peygamber, Sevde'nin evine gitmiş ve onun babası tarafından nikâhları kıyılmıştı. Rasûlüllah'ın eşine takdim ettiği mehir, dört yüz dirhem tutarındaydı. Hz. Sevde'nin, önceleri müşrik iken hak dini seçen bir erkek kardeşi vardı.

Hz. Sevde, evlendikten sonra Peygamberimizin çocukları ile meşgul olmuş ve onlara analık şefkati göstermek suretiyle büyütmüştür.
Hz. Muhammed (s.a.s)'in ikinci hanımı olma şerefini kazanan Hz. Sevde, en kuvvetli rivâyete göre, Hz. Ömer (r.a)'in hilâfeti sırasında H.19/M.640 yılında vefat etmiştir.
Hz. Sevde uzun boylu, vücutça ve hareketçe ağır bir hanımdı. Seri bir şekilde hareket edemediğinden dolayı, Vedâ haccında Müzdelife'den ayrılınacağı zaman o, herkesten önce yola çıkmak için izin istemişti. Öte yandan Hz. Sevde'nin en önemli meziyetlerinden biri cömertliği idi. Bu konuda Hz. Aişe hariç, diğer hanımlar arasında en ön sırada yer alıyordu. Bir gün Hz. Ömer, Hz. Sevde'ye bir kese göndermişti. Hz. Sevde, kesenin içinde ne bulunduğunu sordu. Para olduğunu öğrenince, bu paranın derhal fakirlere dağıtılmasını emretti.
Kendisini diğer Peygamber hanımlarından ayıran bir husus da, itaat ve teslimiyette çok ileri gitmesiydi. Ayrıca Hz. Sevde, Hz. Peygamber (s.a.s)'den hadis rivâyet eden kişiler arasında yer alır. Ancak kendisinden rivâyet olunan hadislerin sayısı beşi geçmez. Buhârî bu hadislerden birini kitabına almıştır. Abdullah b. Abbas, Yahya b. Abdurrahman ve Es'ad b. Zürâre Hz. Sevde'den hadis rivâyet etmişlerdir.


Hz. Sevde, vefatından önce kendi oturduğu odayı, buna bitişik odada oturan dostu Hz. Aişe'ye vasiyet etmişti. Böylelikle Hz. Aişe, kendi yattığı odanın bir tarafında, Hz. Peygamber (s.a.s) medfun bulunduğu için iyice sıkışmış olduğu yerini genişletme imkânı elde etmiş oldu.
İslâm tarihinin önemli kaynaklarından biri olan İbn Hişam'ın "es-Sîretü'n-Nebeviyye" sinde bu bilgilerin dışında bazı haberlere rastlanmaktadır. Buna göre, Hz. Sevde evlendikten bir süre sonra, Hz. Peygamber (s.a.s) ve kızları ile münasebetlerinde bazı aksamalara meydan veriyordu. Yine aynı kaynakta, Rasûlüllah'ın Hz. Sevde'yi boşamaya niyetlendiği olayına da yer verilir. Hz. Sevde, ölen eşinin kardeşi Süheyl b. Amr'ı Bedir savaşı esirleri arasında ve elleri bağlı olarak görünce şöyle dediği nakledilir: "Ey Ebâ Yezid! Kendinizi nasıl teslim ettiniz? Şerefinizle ölemediniz mi?" Hz. Peygamber bunu duyunca ona: "Sevde! Sen Allah'a ve Rasûlüne karşı mı geliyorsun?"deyince Sevde: "Ey Allah'ın Rasûlü! Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, Ebû Yezid'i böyle görünce bunları söylemekten kendimi alamadım" cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s) Sevde'yi boşamaya niyetlendi, ancak Sevde ona: "Ya Rasulallah, beni boşama! Merhameten nikâhında tut! Beni kaybolmakla yüzyüze bırakma" diye yalvardı. Hz. Peygamber de onun bu ricasını kabul etti. Yine İslâm kaynakları, bu hadiseden sonra Hz. Muhammed (s.a.s) ile evlilik hayatlarının pürüzsüz bir şekilde devam ettiğinde müttefiktirler.

Kısaca Hz. Sevde, Peygamberimize Hz. Hatice'nin üzüntüsünü hafifleten, ev işlerine bakan, altı çocuğa analık görevini yerine getiren ve en önemlisi "mü'minlerin annesi" ünvanını kazanan bir hanımdır.

(İbn Sa'd, Tabakâtül-Kübrâ, Beyrut, t.y., VIII, 52-58; İbnül-Esîr, el-Kâmil fi't-Tarih, çev. M. Beşir Eryarsoy, İstanbul 1985, II, 138 v.d; Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1980, II, 730-731; Mevlana Şiblî, Asr-ı Saadet, çev. Ö. Rıza Doğrul, İstanbul 1981, II, 138-140).
Mefail HIZLI

2 Temmuz 2009 Perşembe

Hz. Ukkaşe kimdir?

Hz. Ukkaşe kimdir?

Hz. Ukkaşe'nin kim olduğunu merak edenler için ondan bahsetmekte yarar var. Yapılan araştırmalarda, türbenin Resulllah (sav)’in arkadaşlarından Ukkaşe b. Mihsan el-Esedi (ra) adına yapıldığı saptanmış. Bazılarına göre türbede Ukkaşe b. Mihsan'n gömülü olduğu söylense de, bazılarına göre, burada katıldığı bir savaşta kaybettiği parmağı yada kanının döküldüğü yer olduğu için buraya türbe yapıldığı rivayet edilmekte.

Hz. Ukkaşe hakkında, özellikle Müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazla bir bilgi bulunmamakta. Müslüman olduktan sonra ve Bedir Savaşı’ndaki başarılarından sonra, kaynaklarda onun hakkında bilgiye rastlanmaktadır.

Hz. Ukkaşe (ra) Bedir Savaşı’nda çok büyük cesaret gösterdi. Savaşırken kılıcı kırıldı. Peygamberimiz (sav) kendisine bir hurma dalı verdi. Bu dal, Peygamberimizin bir mucizesi olarak onun elinde kılıç oldu ve onunla savaştı. O kılıçla çok sayıda savaşa katıldığı rivayet edilmektedir.

Hz. Ukkaşe hayatta iken cennetle müjdelenen Sahabelerden. Peygamberimiz (sav) bir gün:
- Ümmetimden yetmiş bin kişi tertemiz olarak cennete girecektir, buyurunca, Ukkaşe b.Mihsan:
- Ey Allah'ın elçisi! Allah'a dua et de ben onlardan olayım, dedi. Peygamberimiz:
- Sen onlardansın, buyurdu ve ona dua etti. Bunun üzerine başka bir adam ayağa kalkarak:
- Ey Allah'ın elçisi! Cennetliklerden olmam için bana da dua et, deyince, Peygamberimiz:
- Bu konuda Ukkaşe seni geçti buyurdu. (1)

Peygamberlik Mührü’nü öpen tek Sahabe

Hz. Ukkaşe (ra) bir peygamber aşığı, bir peygamber sevdalısı bir insan. O sevgiden dolayı Peygamberimizin kürek kemikleri arasında bulunan peygamberlik nişanesi, peygamberlik mührünü öpmeyi başlarmış bir sahabe.

Fetih Suresi nazil olunca, Peygamberimiz (sav) Cebrail'e:
- Ey Cebrail öleceğimi anladım, buyurunca Cebrail, Peygamberimize:
- Senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır, Rabbin sana (istediğini) verecek sen de razı olacaksın, dedi (Duha:4-5).

Bunun üzerine Peygamberimiz müezzini Bilal-ı Habeşi'ye, insanları cemaatle namaz kılmak üzere toplanmaları için çağırmasını emretti. Bütün Muhacir (Mekke'den Medine'ye hicret eden Müslümanlar ) ve Ensar (Medine'li Müslümanlar) Mescid-i Nebi'de toplandı. Peygamberimiz onlara namaz kıldırıp sonra minbere çıktı ve insanlara hitap etti. Peygamberimizin bu konuşması sırasında kalpler ürperdi, gözler ağladı. İnsanlara şöyle dedi:

- Ey insanlar sizin için nasıl bir peygamber idim? Onu dinleyenler:
- Allah mükafatını versin, çok iyi bir Peygambersin. Sen bizim için merhametli bir baba, şefkatli ve öğüt veren bir kardeş gibiydin. Allah'ın sana verdiği Peygamberlik görevini yerine getirdin, O'nun (Allah'ın) vahyettiğini bize ilettin, bizleri Allah'ın yoluna hikmetli ve güzel sözlerle davet ettin. Allah, ümmetlerine yaptıkları görev nedeni ile peygamberlere vereceği mükafatın en güzelini sana versin, dediler.

Bunun üzerine Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu:

- Ey Müslüman topluluğu! Sizin üzerinizde bulunan hakkım ve Allah adına, sizden kime bir haksızlık yapmış isem, kıyamette hesaplaşıp hakkını almadan önce, şimdi onun ayağa kalkıp hakkını benden almasını istiyorum.

Hiç kimse kalkmayınca, Peygamberimiz bunu üç defe tekrarladı. Üçüncü defa söyledikten sonra, Sahabe-i Kiram arasında bulunan ve kendisine Ukkaşe denilen yaşlı bir sahabe ayağa kalktı. Müslümanları yararak ilerledi ve Peygamberimizin önünde durdu ve şöyle dedi:
- Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın elçisi, eğer ısrar etmeseydin senin karşına çıkıp bir şey istemeyecektim. Bir savaştan sonra gazilerin arasındaydım. Ayrılmak üzereyken develerimiz yan yana geldi. Devemden indim, ayağını öpmek için sana yaklaştığımda, değneğini kaldırdın ve sırtıma vurdun. Kasten bana mı vurdun yoksa, devene mi vurmak istemiştin bilmiyorum, deyince, Peygamber efendimiz:

- Ey Ukkaşe, sana kasten vurmaktan Allah a sığınırım. Ey Bilal git (kızım) Fatıma'ya uzun bir değnek getir, dedi. Bilal-ı Habeşi (şaşkınlıktan) ellerini başının üzerine koyarak:
- O, Allah'ın Peygamberi ve kendisine kısas yapılmasını istiyor, diyerek Hz.Fatıma'nın yanına geldi kapıyı çaldı ve:
- Ey Peygamber'in kızı! Bana uzun bir değnek ver, deyince, Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma:
- Bugün ne hac günü, ne de O'nun savaştığı bir gün değil, babam uzun değneği ne yapacak? Dedi. Bilal-i Habeşi:
- Babanın yaptıklarından haberin yok. Allah'ın elçisi borçlarını ödüyor, dünyayı terk ediyor ve kendisine kısas yapılmasını (kendisinde hakkı olanların hakların almasını) istiyor, dedi. Bunun üzerine Hz. Fatıma:
- Ey Bilal, Allah'ın elçisine kısas yapmayı kendisine layık gören kimdir? (Peygamberin torunları) Hasan ile Hüseyin'e haber ver. O adamın yanına gitsinler de, almak istediği (hakkını) onlardan alsın. Peygamberden almasına izin vermesinler, dedi.


“Cennetteki arkadaşım”

Bilal-i Habeşi mescide girip değneği Peygamberimize verince, O da Hz. Ukkaşe'ye verdi. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.anhum) bunu görünce ayağa kalktılar ve:
- Ey Ukkaşe! İşte önündeyiz Hakkını bizden al. Peygamberden alma, deyince, Peygamber Efendimiz:
-Bırak ey Ebubekir, sen de bırak ey Ömer, Allah sizin değerinizi ve makamınızı biliyor, dedi.

Bunun üzerine Ali b. Ebu Talip (Hz. Ali) ayağa kalktı ve:
- Benim hayatım Allah'ın elçisinin hayatının önündedir. İşte sırtım, hakkını kendi elinle benden al ve bana (O'nun yerine) yüz sopa vur. Allah'ın elçisinden alma, deyince Peygamberimiz:
- Otur ey Ali. Allah senin değerini ve niyetini biliyor, buyurdu. Sonra Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin kalktılar ve:
- Ey Ukkaşe! Sen bilmiyor musun biz Allah'ın elçisinin torunuyuz. Hakkını bizden alman Peygamberden alman gibidir, deyince Peygamber Efendimiz:
- Gözümün nuru torunlarım, siz de oturun Allah sizi burada unutmamıştır (sizin de niyetinizi ve değerinizi bilmektedir). Sonra Peygamber Efendimiz (sav) Ukkaşe'ye:

- Ey Ukkaşe, vuracaksan vur deyince, Ukkaşe (ra):
- Ey Allah'ın elçisi, bana vurduğunda benim üzerimde elbise yoktu, deyince, Peygamberimiz sırtını açtı.

Sahabeler yüksek sesle ağlıyorlardı. Hz.Ukkaşe, Peygamberimizin beyaz sırtına baktı. Sanki sırtı Mısır'da dokunan ince ve beyaz ketenden dokunmuş kumaş gibiydi fazla ilgilenip zaman kaybetmeden sırtını öptü ve şöyle dedi:

- Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın elçisi, sana kısas yapmaya kim cür'et edebilir? Bunun üzerine Peygamberimiz (sav) :

- Ya hakkını alman için gerekeni yap yada affet deyince, Hz. Ukkaşe:
- Kıyamet gününde Allah'ın beni affetmesini umarak sizi affediyorum, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav):
- Kim cennetteki arkadaşımı görmek isterse bu adama baksın, dedi.

Sonra (orada bulunan) bütün Sahabe-i Kiram ayağa kalktılar ve alnından öperek:
- Seni tebrik ederiz çok büyük bir mertebeyi ve Peygamberin cennetteki arkadaşlığını elde ettin dediler." (2)

Her gün yüzlerce insanın gurup gurup Ziyaret ettiği bu türbe, Hz. Peygamberden geriye kalan hatıralara, insanımızın sahip çıkışının da bir göstergesi.

İnsan, Hz. Ukkaşe'nin makamına varınca, Hz. Peygamberin sırtındaki Peygamberlik Mührü’nü öpmeyi başarmış Hz. Ukkaşe'nin dudaklarından bir tebessüm arıyor.

Nasıl gidilir

Hz. Ukkaşe Türbesi'ne farklı yollardan gidilebilirse de, Gaziantep'in Nurdağı ilçesinden gidilmesi en uygunudur. Türbe, ilçe merkezine 8 km. uzaklıktadır. Guruplar halinde gidilebileceği gibi ferdi olarak da gidilebilir. Türbe merkezine araçla çıkılabilmektedir.


KAYNAKLAR
1- El-İstiab 3/1081, Madde:1837, Buhari , Tıb.17, Müslim, İman,317.
2- El - İsbahani, Hilyet-ül Evliya 4/ 73,

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Efendimiz'in Çocukları İsimlendirmede Uyguladığı Yöntem

Dr. Musa Kazım GÜLÇÜR
Arapça menşeli bir kelime olan "isim"; "alâmet, yükseklik, yüce mevki, yüksek mertebe" gibi mânâlara gelmekte olup, cevher ya da arazı belirleyen lafızdır.1 "İsim" kelimesi Türkçemizde "ad" kelimesi ile aynı mânâda kullanılır.

Meşhur müfessirlerimizden Elmalılı Hamdi Yazır, "isim" aslında sözlük anlamıyla bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet olup, örfte tek başına anlaşılır bir mânâya delâlet eden kelime diye tarif edilir demektedir. "İsmin" çoğulu "esma" veya "esâmî"dir ve bunlar tamamen Türkçemize mâl olmuş kelimelerdir.2

Kur'ân-ı Kerîm'de 'İsim' Kelimesi
Kur'ân-ı Kerîm'de "isim" kavramı türevleri ile birlikte yetmiş bir âyet-i kerîmede geçmektedir. Biz burada daha çok Bakara Sûresi otuz birinci âyet-i kerîmesinin mânâsı üzerinde durmaya çalışacağız. Söz konusu âyet-i kerîme meâlen şöyledir: "Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek: 'İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!' dedi." (Bakara, 2/31)

Elmalılı'nın bu âyet-i kerîme ile ilgili yorumlarını biraz sadeleştirerek vermek istiyoruz: Allah (cc) öğrettiği bu isimleri ya kendi koyup Âdem'in ruhuna nakş ve ilham etti veya Âdem'e bu isimleri gerektiğinde koyup kullanacağı özel bir yeteneği haiz ruh üflemeyi takdir etti. Birinci mânâ açık, ikincisi ise ihtimal dâhilindedir. "Öğretti" kelimesinden Hz. Âdem'in dilin esası olan isimleri birdenbire bir anlatma ile bilmiş olmayıp, terbiyenin sırrı hükmünce bir yetenek ile az çok bir tedric yani azar azar ilerleme içinde bellemiş olduğu anlaşılır.

Bu isimler nelerdir? Genelleştirmenin kapsamı ne kadardır? Yani bütün eşyanın isimleri midir? Yoksa birtakım bilinen isimlerin toplamı mıdır? İlmî tabiriyle "el-esmâ" kelimesindeki "elif lâm" genelleme için midir? Yoksa "Allah'ın öğretmesini murat ettiği isimler" mânâsına mıdır? Bu noktada tefsircilerden birkaç görüş vardır:

1- Bu isimler, insanların tanışmalarına, anlaşmalarına sebep olan bütün isimlerdir. İnsan, hayvan, yer, deniz, dağ, eşek ve diğerleri, hepsi (İbn Abbas'dan Dahhâk). Karga, güvercin ve her şeyin ismi (Mücahid). Her şeyin ismi, deve, inek, koyuna varıncaya kadar (Said b. Cübeyr). Her şeyin ismi, hattâ şu, bu, abdestsizlik bile (İbnü Abbas'dan Said b. Ma'bed). Her sınıf halkın ismi ve cinsine çevrilmesi, şu dağ, bu deniz, şu şöyle, diye her şeyin ismi (Katâde). Bunların özeti, bütün dillerin aslı olan dilin hepsi oluyor. Ve "elif lâm" genelleştirmeye hamlediliyor. Bundan kıyamete kadar olmuş, olacak bütün şeylerin isimleri mânâsını anlayanlar da olmuştur.

2- Meleklerin isimleri (Rabi' ve daha diğerleri).

3- Zürriyetinin isimleri (İbnü Zeyd'den, İbn Vehb'den Yunus b. Abdi'l-Alâ ve diğerleri). Bu iki şekilde de "elif lâm" ahd içindir ve bunun karinesi gelecek olan "aradahum/onlara arz etti" kelimesindeki zamir ile gösterilmiştir. Çünkü tağlib muhtemel olmakla beraber zamirinin akıl sahipleri için olduğu açıktır. Ve bu karineye göre bazı tefsirciler hem meleklerin isimlerini ve hem nesillerin ismini kapsamasını (yani ikinci ve üçüncü görüşü) toplamışlardır. Bu isimleri, Allah'ın isimleri diye telâkki etmeye bu zamir engeldir.

4- Esmâ (isimler)dan murad dil değil, eşyanın duyguları, diğer deyimle o duygulardan oluşan ilmî suret (biçim)lerdir, diye de tefsir edilmiştir. Fakat bunun ilimden çok kelâm, hiç olmazsa kelâm-ı nefsî (zata mahsus kelâm) olan zihin olması gerekir. Her ne olursa olsun burada kesin olan nokta, Hz. Âdem'e -az veya çok- lisan öğretilmiş ve onun ilim ve kelâm sıfatlarına mazhar kılınmış olması, kelâm ve dil meselesinin hilâfet işinde önemli yerinin bulunmasıdır.

İşte Allah Teâlâ Âdem'e böyle isimleri öğretti. Öğretimden bir müddet sonra da bu isimlerin müsemmalarını (yani delalet ettikleri zâtları) meleklere arz etti. Buradaki "hüm/onlara" zamirinde bir dil inceliği vardır ki, lisanımızda bulunmaz. "He" zamiri yerine "hüm" zamirinin kullanılması, arz olunan şeylerin "akıl sahibi" olduğunu açıkça göstermektedir. Ve isimleri şarta bağlatan karine de budur. Bu zamirin meleklere ait olması ve o isimlerin meleklerin isimleri olması ihtimali, isimlerin meleklere arz edilmiş olması sebebi ile ihtimal dışı kalmaktadır. Şu halde en açık mânâ, ad verilmiş olanların Hz. Âdem'den sonra gelecek olan "nesillerin adları" olmasıdır. Âyet-i kerîmede daha önce anılan "el-esmâ/isimler" kelimesi ile de insan isimlerinin kastedilmiş olduğu anlaşılır. Bununla birlikte, sadece insan değil bütün eşyaya ait isimlerin öğretilip de, meleklere sadece insan isimlerinin sorulmuş (arz) olması da ihtimal dâhilindedir. Fakat her iki halde böyle olmak için nesillerin yaratılmış olması gerekir. Hâlbuki ayette henüz Hz. Havva'nın bile yaratıldığına işaret yoktur. Bu sorunun cevabı meşhur bir hadîs ile açıklanmaktadır. Şöyle ki: Hz Âdem'in nesilleri meleklere, küçük zerreler misâlinde arz edilmişlerdir.3

Bu hadîs insan neslinin o zaman Âdem'de henüz tohum hâlinde (yani gelecekte bütün Âdemoğullarını temsil eden ilk mânevî tohumcuklar şeklinde) bulunduklarını anlatır. Bu olayların yoğun cisimler âleminde olmayıp, Hz. Âdem'in ruhunun takdiri veya ruhunun esîr gibi yumuşak bir cisim hâlinde olduğu düşünülebilir. Esîrden meydana getirilmiş bu cismin atom altı parçacıklarında, kıyamete kadar gelecek Âdemoğlunun birbirine bağlı temessülleri (görüntüleri) veya Hz. Âdem'in ruhunda gelecek nesillerin mânevî suretleri, isimlerin meleklere arz olunmasına ait yan mânâlar olarak düşünülebilir. Arz hâdisesinin, Hz. Âdem'in yeryüzüne inmeden önce olması da, bu şekilde düşünmemiz için açık bir karine demektir. Bu açıdan meleklere isimlerin sorulması, hissî bir arz değil, ilmî bir arz olmuş olur.4

İsim/Ad Koyma
Medenî hukukta ad, kişileri birbirinden ayırmaya ve tanıtmaya yarayan sözcük olup, doğan her çocuğa bir ad koyma zorunluluğu vardır. 1587 sayılı nüfus kanununa göre millî kültürümüze, ahlâkî kurallarımıza, gelenek ve göreneklerimize uygun olmayan veya kamuoyunu incitici adlar konulamaz.5 Türklerin İslâmiyet'i kabulünden önceki isimleri yırtıcı hayvan, yırtıcı kuş ve dış tesirlere dayanıklı maddelerden seçilmiş, genelde çocuklara Bozkurt, Arslan, Şahin, Doğan, Timur/Demir, Kaya ve Gökhan gibi adlar verilmiştir.

İslâmiyet'ten önceki Araplar da hayatın zorlukları ve özellikle düşman karşısında dayanıklı, güçlü ve cesur olmak, düşmana korku salmak gibi arzu ve düşüncelerle çocuklarına Galip, Zalim, Mukatil/Savaşçı, Esed/Arslan, Leys/Yiğit, Zi'b/Kurt, Hacer/Taş, Sahr/Kaya gibi adlar koymuşlardır.6

Efendimiz'in (sas) Yeni Doğan Çocuklara İsim Koyması
Çocuğa isim koyarken sağ kulağına ezan, sol kulağına ise kâmet okunur. Nitekim Ebu Rafi'nin anlattığına göre Hz. Fatıma (r. anha) oğlu Hasan'ı (r.a.) doğurduğu zaman, Resûlullah'ın (sas) kulağına ezan ve ihlâs suresini okuduğunu, hurma ile tahnik edip ismini koyduğunu belirtmektedir.7

Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Yeni doğan çocuklar Hz. Peygamber'e (sas) getirilirdi. O da mübarek olmaları için dua eder, tahnikte bulunurdu."8

Esma Binti Ebu Bekir anlatıyor: "Mekke'de Abdullah İbnu Zübeyr'e (ra) hamile kalmıştım. Doğum yaklaşmıştı ki, Mekke'yi terk ettim ve Medine'ye geldim. Abdullah'ı orada dünyaya getirdim. Doğunca, bebeği alıp Resûlullah'a (sas) götürdüm, kucağına bıraktım. Resûlullah (sas) bir hurma istedi, ağzında çiğneyerek ezdikten sonra, (yumuşattığı o) hurma ile çocuğun damağını oğdu, hakkında bereketle dua etti ve Abdullah ismini verdi. Müslüman aileden ilk doğan çocuk bu idi. (Medine'de bütün Müslümanlar) onun doğumuna çok sevindiler. Çünkü "Yahudiler size sihir yaptılar, asla doğum yapamayacaksınız." diye bir şayia çıkarılmıştı."9

Ebu Musa anlatıyor: Bir oğlum doğmuştu. Hemen Resûlullah'a (sas) getirdim, İbrahim ismini verip bir hurma ile tahnikte bulundu. Sonra da "Mübarek olsun" diye dua buyurdu ve çocuğu bana geri verdi. İbrahim, Ebu Musa'nın en büyük evlâdı idi.10

Efendimiz'in (sas) Çocuklara Doğduklarından Yedi Gün Sonra İsim Koyması
İbnu Ömer'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) çocuğa, doğumunun yedinci gününde isim konmasını, yıkanarak pisliklerinden temizlenmesini ve akika kurbanı kesilmesini emir buyurmuştur."11

Bu rivayete bakarak çocuğu yedinci günden önce isimlendirmenin yanlış olduğunu zannetmek hata olur. Çünkü İbni Kayyim el-Cevzî'nin yaklaşımı ile söyleyecek olursak, isim verme, isimlendirilecek bir varlığı tarif etmek oluyorsa, muayyen bir varlığın ismini –burada çocuk- vermediğimizde, sadece onu nasıl tarif edeceğimizi bilememiş oluruz. Bu açıdan, söz konusu varlığı var olduğu gün tarif etmek mümkün olduğu gibi, üç gün sonraya, hattâ akîkası kesilinceye kadar ertelemede büyük bir mahzur olmayabilir. Bu konuda genişlik olduğunun bilinmesinde fayda vardır.12 Ancak bir defa bile olsa sesi duyulduktan sonra ölen çocuğa isim konulacağına, yıkanıp kefenlendikten ve namazı kılındıktan sonra defnedileceğine dâir Ebu Hanife Hazretleri'nin içtihadı ile ölü doğsa bile çocuğa isim konulup yıkanması gerektiğini belirten Ebu Yusuf Hazretleri'nin kanaati, çocuğa doğduğu gün isim konulmasının gerekli olduğunu göstermektedir.13
Efendimiz'in (sas) Çocuklarda Değiştirdiği İsimler

Efendimiz (sas), bazı çocukların isimlerinin ihtiva ettiği olumsuz anlamlardan dolayı onlara yeni isimler vermiştir.

Bu konuda Hz. Ali'den (ra) gelen bir rivayet şöyledir: "Oğlum Hasan dünyaya geldiğinde ona Harp ismini koydum. Derken Peygamber (sas) geldi ve: "Torunumu bana gösteriniz. Ona ne ad koydunuz?" diye sordu. Ben de: "Harp" deyince, "Hayır, o Hasan'dır." buyurdu. Oğlum Hüseyin doğduğu vakit bu defa ona Harp ismini vermiştim. Peygamber Efendimiz (sas) yine geldi ve: "Torunumu bana gösteriniz. Ona ne ad koydunuz?" diye sordu. Ben de yine: "Harp" deyince, "Hayır, o Hüseyin'dir." buyurdu. Üçüncü çocuk dünyaya gelince ona da Harp ismini verdim. Peygamber Efendimiz (sas) yine geldi ve: "Torunumu bana gösteriniz. Ona ne ad koydunuz?" diye sordu. Biz de: "Harp" deyince, "Hayır, o Muhsin'dir." dedikten sonra, "Ben onlara Harun'un Şebber, Şebbir ve Müşebbir isimli çocuklarının adını verdim." buyurdu."14

Bu konudaki bir diğer rivayet ise şöyledir: "Sehl bin Sa'd'in anlattığına göre el-Münzir İbnu Ebi Üseyd doğduğu zaman Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirilmişti. Çocuğu kucağına aldı ve: "İsmi nedir?" diye sordu; "İsmi falandır." diye ne konmuşsa söylendi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): "Hayır! Bunun ismi Münzir olacak" dedi ve o gün çocuğa Münzir ismini koydu."15

Efendimiz'in (s.a.s) Yetişkinlerde Değiştirdiği İsimler
Hz. Aişe (r.anhâ): "Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) çirkin isimleri değiştirirdi." demektedir.16 Çirkin olması sebebi ile isimler değiştirilebildiği gibi, güzel olmasına rağmen başka bir maslahattan dolayı da değiştirilebilmiştir. Ebu Hureyre'den yapılan bir rivayette bu şekildeki isim değiştirme konusu ile ilgili şunu görmekteyiz: "Zeyneb Bintu Ebi Seleme'nin ismi Berre17 idi. 'Bu ismi kullanmakla sanki kendisini temize çıkarıyor' dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Berre ismini Zeyneb olarak değiştirdi."18

Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ismini değiştirmiş olduğu diğer bir sahabi ile ilgili rivayet ise şu şekildedir. Beşir ibni Meymun'un amcası Üsame İbnu Ahdari diyor ki: "İsmi Asram (verimsiz, merhametsiz, faydasız manalarına gelen) olan bir adam vardı. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona: "İsmin nedir?" diye sordu. Adam: "Asram" diye cevap verdi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): "Hayır, sen Zür'a'sın (Ziraatçi)" buyurdu.19 Bu konudaki diğer bir örnek de şu şekildedir. Said ibnu'l-Müseyyeb, babası vasıtasıyla dedesinden naklediyor: "Dedem, Resûlullah'a (s.a.s) uğramıştı. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): "İsmin ne?" diye sordu. Dedem: "Hazn (muamelesi sert kişi, kaba, sert yer)" diye cevap verdi. Resûlullah (s.a.s): "Hayır, sen Sehl'sin (Kolaylık)" dedi. Müseyyeb: "Olmaz, Sehl çiğnenir ve alçaltılır. Babamın verdiği bir ismi değiştiremem." dedi. İbnu'l-Müseyyeb devamla şöyle hayıflanıyor: "Maalesef o günden sonra ailemizde kabalık devam etti gitti."

Ebu Davud, bu hadîs-i şerîfi aktardıktan sonra Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) isim değiştirme uygulamasında konuyu daha belirgin hâle getiren şu uygulamalarını da bizlere aktarmaktadır: "Resûlullah (s.a.s) Asi (İsyankâr), Aziz, Atele (Şiddet, Sertlik), Şeytan, Hakem, Ğurab (Karga), Hubab (bir şeytan ismi), Şihab (Alev) isimlerini değiştirdiler. Şihab'ı Hişam (Cömert), Harb'i Silm (Barış, Sulh) ve Muzdaci' (Yatan) adını Münbais (Ayakta) adlarıyla değiştirdi. Afire (Çorak) adını taşıyan bir araziyi ise Hadire (Yeşillik) diye, Şi'bu'd-Dalalet'i (sapıklık mahallesi/geçidi) Şi'bu'l-Hüda (Hidayet mahallesi/geçidi) olarak isimlendirdi. Benu'z-Zinye'yi (zina oğulları) de Benu'r-Rüşd (Doğruluk oğulları) şeklinde değiştirdi."20

Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ya'la, Bereket, Eflah, Yesar, Nafi' ve benzeri isimlerin kullanılmasını yasaklamayı arzu etmiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu yasaklama isteğinin gerekçesini de şu şekilde açıklamıştır: "Zira kişi; "Bereket burada mı?" diye sorar da, "Hayır, yok!" diye cevap verirler."

Cabir b. Abdillah diyor ki; "Sonra Efendimiz'in bu mevzuda sükût ettiğini gördüm. Daha sonra da bu isimleri yasaklamadan vefat etti. Hz. Ömer (ra) bu isimleri yasaklamak istedi, sonra o da vazgeçti."21

Efendimiz'in Mânâsı Güzel İsimleri Önemsemesi
Yahya İbnu Said anlatıyor: "Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) bol sütlü bir deve hakkında: "Bunu kim sağacak?" diye sordu. Bir adam ayağa kalkmıştı ki Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): "İsmin ne?" dedi. Adam: "Mürre (acı)!" deyince, ona; "Otur!" dedi. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) tekrar: "Bunu kim sağıverecek?" diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı; "Ben sağacağım" diyecekti ki Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona da: "İsmin nedir?" diye sordu. Adam: "Harp (savaş)" diye cevap verdi. Ona da; "Otur" dedi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): "Bu deveyi kim bize sağıverecek?" diye sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu. "Yaîş (Yaşar)" cevabını alınca ona: "Sen yaşıyorsun." diyerek müsaade etti."22

İsimlerin mânâlarından hareketle hayır umma konusunu destekleyen bir başka rivayet ise şöyledir: Ebu Hureyre'nin anlattığına göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "Eslem kabilesini Allah selametli kılsın, Gıfar kabilesine de mağfiret buyursun!"23 Hufaf İbnu Îmâ el-Gıfari anlatıyor: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) rükûa gitti, sonra başını kaldırdı ve; "Gıfar kabilesini Allah mağfiret etsin. Eslem kabilesine Allah selâmet versin. Useyye Allah'a ve Resulü'ne isyan etmiştir." deyip secdeye gitti.24

Buradaki kabile isimlerine dikkat ettiğimizde, isimlerin mânâlarının bahsi geçen kabilelerde tezahürünü âlemlere rahmet bir peygamber feraseti ile Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmüş olduğunu anlarız. Zaten Sünnet-i Seniyyeyi dikkatlice inceleyen bir kişi, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) isimlerin anlamlarına ehemmiyet verdiğini, kişilerin isimlerindeki manalarla o kişiler arasında bir irtibat kurduğunu rahatlıkla anlayacaktır.

Ashabın Güzel Anlamlı İsim Verme Konusundaki Hassasiyetleri
Mesruk anlatıyor: "Hz. Ömer'le karşılaştım. Bana: "Sen kimsin" diye sordu. "Mesruk İbnu'l-Ecda" dedim. Dedi ki: "Ben Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) 'ecda' şeytandır" dediğini işittim."25

Yahya b. Said'in anlattığına göre Hz. Ömer bir adama: "İsmin nedir" diye sordu. Adam: "Cemre (Kor)" dedi. "Kimin oğlusun" diye tekrar sordu. Adam: "İbnu Şihab (Alevoğlu), deyince; "Kimlerdensiniz" dedi. Adam: "Humkâlardan (Ahmaklardan)"

"Eviniz nerede" diye sordu. "Hirretu'n-Nâr'da (Hararetli ateş)" cevabını alınca; "Hangisinde" dedi. "Zatı Lezâ'da (Şiddetli alev)" cevabını alınca; Hz. Ömer (ra): "Ailene yetiş, yanıyorlar" dedi. Gerçekten durum aynen Hz. Ömer'in dediği gibiydi."26

Peygamber İsimleri Künye Olarak Kullanılabilir mi?
Rivayetlerden anlayabildiğimiz kadarı ile Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ashab'ına peygamber isimleri ile isimlendirilebileceğini belirtmiştir. Ebu Vehb el-Cüşemi'nin anlattığına göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: "Peygamberlerin isimleriyle isimlenin."27 Ayrıca bazı Sahabilerin peygamber isimlerini künye olarak kullanmalarına izin vermiştir. Ancak daha sonraları özellikle de Hz. Ömer (r.a.) bu konuda hassas davranmış, peygamber isimleri vermenin doğru olmayacağı içtihadında bulunmuştur. Hattâ Hz. Ömer'in (r.a.) azatlı kölesi Eslem'in anlattığına göre, Hz. Ömer (r.a.) bir oğlunu "Ebu İsa" künyesini kullandığı için azarlamıştır. Yine Ebu İsa künyesini kullanan Muğire İbnu Şu'be'ye (r.a.), Hz. Ömer (r.a.): "Ebu Abdillah künyesini kullanman sana yetmez mi?" diye sormuş; Muğire de: "Bana Ebu İsa künyesini takan Hz. Peygamber'dir (sallallâhu aleyhi ve sellem)" cevabını verince, Hz. Ömer: "Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) geçmiş gelecek bütün günahları affedilmiştir. Bizim hakkımızda ne hüküm verileceği belli değil" demiş ve evla olanı işaret etmiştir.28 Nitekim Muğire de onun bu isteğine icabet ederek ölünceye kadar "Ebu Abdullah" künyesi ile çağrılmıştır.

İsim Verme Hakkındaki Öncelik
İslâm'da isim verme hakkı babaya ait kabul edilmiştir. Şayet baba ölmüş veya hukukî tasarruflarda bulunması yasaklanmışsa, bu hakkı anne kullanır. Doğumundan önce babasını kaybetmiş olan Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ismi annesi Âmine tarafından Muhammed olarak seçilmiş ve bu isim dedesi Abdülmuttalip tarafından konulmuştur. Ebu'd-Derda'nın rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız, öyleyse isimlerinizi güzel yapın."29

Makbul İsimler
Buraya kadar aktarmaya çalıştığımız rivayetlerden, ancak güzel mânâlara delâlet eden isimlerin makbul olduğunu anlıyoruz. Anlam itibarı ile çirkin, kötü ve şirk kokan isimlerin de insanlar üzerinde olumsuz tesirler meydana getirmeleri sebebi ile mekruh veya harama yakın mekruh oldukları anlaşılmaktadır.

İbnu Ömer'in rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "Allah'ın en ziyade sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman'dır."30

Abdullah ve Abdurrahman gibi isimlerin Allah'a en sevimli olmasının sebebini şu şekilde izah etmek mümkündür: Abdullah isminde ubudiyet ve tezellülü itiraf vardır. Abdurrahman'da ise her mahlûka şamil olan rahmeti itiraf vardır. Keza birinci isimde, bu isimle adlandırılan kimsenin Allah'a ibadet eden olması, ikincisinde ise İlâhî rahmetin, bu ismi taşıyanın üzerinde tezahür etmesi isteği, tefeülü veya beklentisi vardır.31 Ancak Allah katında sevilen isimler acaba sadece bu iki isimden mi ibarettir? Yoksa bu isimlerin birer örnek olduğunu mu düşünmeliyiz? Aynî'nin ifadesi ile söyleyecek olursak "abd/kul" kelimesinin, Allah'ın (celle celâluhu) yüce, yüksek ve güzel isim ve sıfatlarına izafe edilerek oluşturulan her bir isim, Allah'ın sevdiği isimler dâhilinde olmalıdır.32

Meselâ, Abdülkerim; keremi bol, cömert olan Azîz ve Celîl Allah'ın kulu mânâsınadır. Abdüllatîf; latif, güzel, yumuşak, hoş, nazik olan bütün olayların ve eşyanın inceliklerini bilen Allah'ın kulu demektir. Abdülmâcid; kadr u şanı büyük, cömertlik ve keremi bol olan Allah'ın kulu; Abdülmâlik ise, sahip olan, her şeyin mülkiyetinin sahibi olan Allah'ın kulu anlamındadır. Abdülmecîd, şanı büyük ve yüksek olan, şan ve yücelik sahibi Allah'ın kulu; Abdülmelik de her şey üzerinde tasarruf ve hükmeden tek hükümdar Allah'ın kulu demektir. Böylece bu tür isimler aynı zamanda Allah'ın hatırlanmasına, tevhidin korunmasına, insanın kulluk boyutunun unutulmamasına ve daha bilemeyeceğimiz pek çok güzelliklerin oluşumuna vesile olmaktadırlar.

Mekruh İsimler
Ebu Vehb el-Cüşemi'nin anlattığına göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: "Allah'ın çok sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman'dır. En sadık olanları da Haris ve Hemmam isimleridir. En çirkinleri de Harb ve Mürre isimleridir."33

Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "Allah nezdinde en kötü en zelil isim, kendisine (ahna') Melikü'l-emlak (mülklerin Maliki) ismini veren şahsın adıdır. Hâlbuki Allah'tan başka Mâlik yoktur." Süfyan devamla: "Şehin Şah bunun örneğidir" demektedir. Ahmed İbnu Hanbel diyor ki: "Ebu Amr'a, 'ahna' ne demek diye sordum, "en düşük" diye cevap verdi."34

Birden Fazla İsim Taşımanın Caiz Oluşu
İsim vermekten maksat, kişiyi diğerlerinden temyiz edip tanımak olduğundan, tek ismin yeterli olduğu durumlarda tek isimle yetinmek en uygunudur. Ancak birden fazla isim kullanmak da caizdir. Nitekim insanlara hem isim hem künye hem de lakap verilebilmektedir. Ayrıca Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) birden fazla ismi bulunmaktadır. Cübeyr İbnu Mut'im'in rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "Benim beş ismim vardır: Ben Muhammed'im (çok övülmüş), ben Ahmed'im (çok hamd eden, sevilmiş), ben Allah'ın benimle küfrü mahvedeceği el-Mâhî'yim (mahvedici). Ben Hâşir'im (toplayıcı), insanlar benim arkamda haşredilecektir. Ben Âkıb'ım (en son gelen), benden sonra peygamber gelmeyecektir."35

Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) İsim ve Künyesinin Alınmaması
Enes (ra) anlatıyor: Bir gün Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Baki'de idi. Kulağına bir ses geldi: "Ey Ebu'l-Kasım!" diyordu. Başını sese doğru çevirdi. Seslenen adam: "Ey Allah'ın Resulü seni kastetmedim, ben falancayı çağırdım" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): "İsmimi isim olarak koyun, fakat künyemi kendinize künye yapmayın!" buyurdu.36

Cabir'in (ra) anlattığına göre birinin bir oğlu oldu. İsmini Kasım koydu. Kendisine: "Sana Ebu'l-Kasım künyesini vermeyiz. Bu künye ile seni şereflendirip memnun etmeyiz" dedik. Hz. Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek durumu arz etti. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunun üzerine: "Oğlunun adı Abdurrahmandır" dedi. Bir rivayette şu ziyade var: "İsmimi isim olarak koyun, fakat künyemi künye yapmayın. Zira ben Kasım (taksim edici) kılındım. Aranızda taksim ederim." Ebu Davud'un bir rivayetinde şöyle buyrulmuştur: "Kim benim ismimi almışsa, künyem ile künyelenmesin. Kim de künyem ile künyelenmişse, ismimle isimlenmesin."37

Hz. Aişe'nin (r. anha) anlattığına göre bir kadın gelerek: "Ey Allah'ın Resulü, ben bir oğlan dünyaya getirdim. 'Muhammed' diye isim, 'Ebu'l-Kasım' diye de künye verdim. Bana, sizin bu durumdan hoşlanmadığınız söylendi, doğru mu?" diye sordu. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): "İsmimi helâl, künyemi haram kılan şey de ne?" veya "Künyemi haram kılıp ismimi helal kılan şey de ne?" diyerek reddetti.38 Alimlerimiz bu nehyin Peygamber Efendimiz'in hayatı ile kayıtlı olduğunu söylemişlerdir. Zira Ebu Davud ve Tirmizi'nin (Ebu Davud, Edep 68; Tirmizi Edep 68) Sünenlerinde ve Beyhaki'nin Sünen-i Kübrâ'sında (9/309) yer alan bir hadiste Hz. Ali, Peygamber Efendimiz'e: "Ya Resûlallah, senden sonra bir çocuğum olursa ona senin adını ve künyeni vereceğim." dedi. Efendimiz de ona "Evet" buyurdular. Ayrıca sahabeden Ebu'l-Kasım künyesinde olanlar olduğu gibi bu künye ile meşhur âlimler de vardır.

Sonuç
Çocuklarımıza, Efendimiz'in gösterdiği hassasiyetler doğrultusunda isimler koymanın, hem ebeveyn açısından hem de dünyaya gelen göz aydınlığı çocuklarımızın daha huzurlu, mutlu ve karakter algısı yüksek fertler olması açısından ehemmiyetli bir faktör olduğu görülmektedir. Bu hassasiyete ümmet-i Muhammed'in de azamî hassasiyet göstermesinin Allah'ın (celle celâluhu) rızasına bir vesile olacağı ümit edilir. Çocuklara verilen isimler, karakter ve şahsiyetin en temel öğesidir. Çocuğun yetişme döneminde kendisini dış dünyaya nasıl bir isimle tanıtacağı çok önemlidir. Bu açıdan ebeveynler önemli bir sorumluluk altındadırlar. Çocukları makbul isimlerle isimlendirmenin ne denli önemli olduğunu anlamak için, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) buraya kadar aktarmaya çalıştığımız uygulamalarını nazar-ı dikkate almak yeterli olacaktır.

* Araştırmacı - Yazar
mgulcur@yeniumit.com.tr

Dipnotlar
1. İbn Manzûr, Lisânu'l-Arab, 14/401–403
2. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, 1/18, Eser Neşriyat, trsz.
3. Tirmizî, Kıyamet, 47; Ahmed b. Hanbel, 2/179.
4. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, 1/308–312, Eser Neşriyat, trsz
5. Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, 1/77.
6. DİA, 1/332.
7. Ebu Davud, Edeb 116, (5105); Tirmizi, Edahi 17, (1514)
8. Müslim, Edeb, 27 (2147); Ebu Davud, Edeb 116, (5106)
9. Buhari, Menakibu'l-Ensar 45, Akika 1; Müslim, Âdâb 26, (2146)
10. Buhari, Akika 1; Müslim, Âdâb 24, (2145)
11. Ebu Davud, Edahi, 21, (2837); Tirmizi, Edahi 23, (1522), Edeb 63, (2834); Nesai, Akika 5, (7, 166); İbnu Mace, Zebai 1,(3165)
12. İbni Kayyim el-Cevziyye, İslâm'da Çocuk, (Terc. Mahmut Kısa), s. 127, Esra Yay., Konya, trsz.
13. DİA, 1/333.
14. Ahmed b. Hanbel, 1/118. Şebber, Şebbir ve Müşebbir isimleri büyük bir ihtimalle Hasan, Hüseyin ve Muhsin isimlerinin İbranice karşılıkları olmalıdır.
15. Buhari, Edeb 108; Müslim, Edeb 29, (2149)
16. Tirmizi, Edeb 66, (2841)
17. 'Berre' ya da 'el-berretü' kelimesi yine Arapça'daki 'el-birru' kelimesinden türemiş olup 'çokça cömert, dürüst, itaatkâr, iyi kadın' manasınadır. Kelimede yüklü bulunan bu anlamdan dolayı bazıları Zeynep validemiz için 'nefsini temize çıkarıyor' deme talihsizliğinde bulunmuşlardı.
18. Buhari, Edeb 108; Müslim, Edeb 17, (2141)
19. Ebu Davud, Edeb 70, (4954)
20. Buhari, Edeb 107–108; Ebu Davud, Edeb 70, (4956)
21. Müslim, Âdâb 13, (2138); Ebu Davud, Edeb, 70, (4960)
22. Muvatta, İsti'zan 24 (2, 973)
23. Buhari, Menakıb 6; Müslim, Fezailu's-Sahabe 183, (2515, 2516)
24. Müslim, Mescid 308, (679)
25. Ebu Davud, Edeb 70, (4957)
26. Muvatta, İsti'zan 25 (2,973)
27. Ebu Davud, Edeb 69, (4950)
28. Ebu Davud, Edeb 72, (4963)
29. Ebu Davud, Edeb 69, (4948)
30. Müslim, Âdâb, 2, (2132); Ebu Davud, Edeb 69, (4949); Tirmizi, Edeb 64, (2835)
31. Davudoğlu, Ahmed, Sahih-i Müslim Ter. ve Şerhi, 6/391.
32. Aynî, Umde, XVIII, 257.
33. Ebu Davud, Edeb 69, (4950)
34. Buhari, Edeb 114; Müslim, Edeb 20, (2143); Ebu Davud, Edeb 70, (4961); Tirmizi, Edeb 65, (2839)
35. Buhari, Menakıb 17, Tefsir, Saff 1; Müslim, Fezail 125, (2354); Muvatta, Esmau'n-Nebi 1, (2, 1004); Tirmizi, Edeb 67, (2842)
36. Buhari, Menakıb 20, Edeb 106; Müslim, Âdâb 1 (2131); Tirmizi, Edeb 68, (2844)
37. Buhari, Edeb 105, 106, 109, Menakıb 20; Müslim, Âdâb 2, (2133); Ebu Davud, Edeb 74 (4965); Tirmizi, Edeb 68, (2845)
38. Ebu Davud, Edeb 76, (4968)
http://www.yeniumit.com.tr/konular.php?sayi_id=85&konu_id=1288&yumit=bolum2

Kur'ân'a Göre En Hayırlı Ümmet

Hz. Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberler arasında yüce bir konuma sahip olduğu bilinmektedir. Onun ümmeti de diğer ümmetlere göre her yönden daha üstün ve daha faziletlidir. Kur'ân-ı Kerîm, Ümmet-i Muhammed'in sahip olduğu bu üstün vasıflardan bahseder. Bunlardan biri de Ümmet-i Muhammed'in en hayırlı ümmet olmasıdır. Bu makalede, âyet ve hadîsler ışığında Ümmet-i Muhammed'in, nasıl ümmetlerin en hayırlısı olduğunu incelemeye ve ortaya koymaya çalışacağız.

Ümmet-i Muhammed'in En Hayırlı Ümmet Olması
Kur'ân-ı Kerîm, insanlık içinde Ümmet-i Muhammed' den daha hayırlı, daha iyi bir ümmet olmadığını ilân etmektedir. Onlar, sahip oldukları yüce özelliklerden dolayı mealen şöyle övülmektedirler: "(Ey Üm­met-i Mu­ham­med!) Siz in­san­la­rın iyi­li­ği için mey­da­na çı­ka­rıl­mış en ha­yır­lı üm­met­si­niz. İyi­li­kleri ya­yar, kö­tü­lükleri ön­ler­si­niz, çün­kü Allah'a ina­nır­sı­nız." (Âl-i İmrân Sûresi, 3/110)

Âyetteki "hayr" kelimesi, herkesin arzu ettiği akıl, adalet, fazilet ve faydalı olan şeyler demektir. Zıttı ise şerdir.1 Müfessir Râzî'ye göre hayr, ibadetler ve bunların hâricinde mahlûkata yapılan iyilikler, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker, sadaka, Allah'ın emirlerini tazim, yaratıklarına şefkat gibi hususlardır.2 Hayr, birçok âyette, salih amel, hasene ve maruf gibi kavramlarla yakın anlamlı olarak, her türlü erdemli tutum ve davranışı ifadede kullanılmıştır. Hayra yapılan davet de bir mânâda refah ve huzura davettir.3

"En ha­yır­lı üm­met­" âyeti, müfessirlerin ittifakına göre Ümmet-i Muhammed hakkındadır4 ve onun, ümmetlerin en hayırlısı, en ideali ve en iyisi olduğunu haber vermektedir. Âyetin, Yahudilerden Malik b. Dayf ve Vehb b. Yahuda'nın sahabeden bazılarına, "Bizim dinimiz, sizin bizi çağırmakta olduğunuz dinden daha hayırlı, biz de sizden daha hayırlıyız." demeleri üzerine nazil olması5 da bütün mü'minleri kapsadığını göstermektedir. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) de: "Peygamberlerden hiçbirine verilmeyen şeyler bana verildi. Korku ile (düşmanın kalbine) yardım olundum, yeryüzünün anahtarları bana verildi, Ahmed diye isimlendirildim, toprak bana temiz kılındı ve ümmetim, ümmetlerin en hayırlısı kılındı." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/98) buyurarak, ümmetinin en hayırlı ümmet olduğunu haber vermiştir.

En hayırlı ümmet hitabıyla, öncelikli olarak kastedilenlerin Sahabe olduğunda ittifak vardır.6 Peygamber Efendimiz de "İnsanların en hayırlıları benim çağdaşlarımdır." (Buhârî, Şehâdât 9; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 208) buyurmuştur. Fakat bu hitabı sadece Sahabe'ye tahsis etmek doğru değildir. Çünkü âyetin öncesinde ehl-i kitaba hitap edilmekte ve mü'minlerin onlara uymamaları, Allah'ın dinine sıkıca sarılmaları istenmektedir. Mü'minlere, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran bir grup oluşturmaları, ihtilâfa düşüp tefrika çıkaranlar gibi olmamaları emredilmekte ve iman edenlerle kâfirlerin âhiretteki durumlarından bahsedilmektedir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3/98-107) Dolayısıyla âyetin siyak ve sibakı dikkate alındığında, en hayırlı ümmetten maksadın, Ümmet-i Muhammed olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır. Râzî'nin de belirttiği üzere, "Oruç size de farz kılındı." (Bakara Sûresi, 2/183) gibi âyetler nasıl ki, sadece sahabeye hitap etmiyorsa, aynı şekilde en hayırlı ümmetsiniz hitabı da vahyin ilk muhatapları olan sahabeye hasredilemez.7 Kısacası en hayırlı ümmet ile Hz. Muhammed'den (sallallahu aleyhi ve sellem) itibaren kıyamete kadar gelecek olan İslâm ümmetinin tamamına hitap edilmektedir.8

Hz. Peygamber'in yukarıdaki hadîsinden Sahabe'nin hem bu ümmetin hem de bütün insanlığın en hayırlı nesli olduğu vurgulanmaktadır. Fakat hadîsin devamındaki, "Sonra onlardan sonra gelenler, sonra da onların arkasından gelenler" ifadesi, sahabeden sonraki her neslin, insanların en hayırlı topluluğu olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla bu hadîs, ümmetin her kuşağının kendi zamanının en hayırlı toplumu olduğunu da ifade etmektedir. Nitekim Hz. Peygamber, ümmetinin sonraki nesilleri için de benzer övgülerde bulunmuştur: "Beni görüp de bana iman edene ne mutlu. Beni görmediği hâlde bana iman edene yedi defa ne mutlu." (Ahmed b. Hanbel, 3/71, 155) "Yaratılmışlar arasında iman bakımından en üstün kimseler, henüz atalarının sulblerinde bulunan, beni görmedikleri hâlde bana iman eden, yazılı bir takım kağıtlar görüp de onlarda bulunanlar gereğince amel edenlerdir. İşte onlar, iman ehlinin en faziletlileridir." (Hâkim, Müstedrek, 7/2501) Hz. Peygamber, görmediği hâlde kendisine iman edenlerin kardeşleri olduğunu ve onlarla karşılaşmayı arzuladığını da ifade etmiştir.9 Ayrıca, "Ümmetimin misâli yağmura benzer. Onun öncesi mi hayırlıdır, sonrası mı bilinmez" (Tirmizî, Emsâl 6) buyurmuştur. Bu hadîse göre geçmişiyle ve geleceğiyle, öncesiyle ve sonrasıyla, bu ümmetin bütün kuşakları hayırlıdır. Her nesli birbiriyle kaynaşıp bir bütün olmuştur. Tıpkı başının nerede olduğu belli olmayan bir halka gibi veya örülmüş bir bina gibi hayırlılıkta da yekvücuttur.10 Ümmetin öncesinin veya sonunun hayırlı olduğunun bilinmemesi, onun her tarafının hayırlı olduğuna işaret etmektedir. Burada Sahabenin külli fazilette en faziletli, en hayırlı nesil olduğunun ve bu hususta diğer nesillerin onlarla eşit olmasının mümkün olmadığının hatırlardan çıkarılmaması gerekir.

Ümmetin ilk nesli olan Sahabe'nin üstünlüğü; kâfirlerin eziyetlerine sabretmeleri, onlarla mücadele edip dine sıkı sıkıya sarılmaları, onu yayma ve sonraki nesillere ulaştırmada gösterdikleri gayret ve başarılarından kaynaklanmaktadır. Onlardan sonra gelenler, yeryüzünde fesadın, kötülüğün, mâsiyetin ve büyük günahların açıktan açığa işlendiği zamanlarda, dini dosdoğru uygulayıp, Allah'a itaat üzere sabır ve sebat gösterecek olurlarsa, onların da amelleri, tıpkı kendilerinden öncekilerin amelleri gibi değerli ve faziletli olabilir.11 Şüphesiz Muhammed ümmetinin her nesli bu hayırlı oluştan, İslâm'a ve onun değerlerine sahip çıktığı nispette nasibini alacaktır.

Bu Ümmetin Tamamının Hayırlı Olması
Müfessir Râzî, ‘Ümmetin tamamı bu kapsama girer mi?' sorusuna şöyle cevap verir: "Bazı bakımlardan hayırlı olan kimse için ‘hayırlıdır' denebilir. Yüce Allah'ın, bu ümmetin hayırlı olduğunu haber vermesi, onların hiç yanlış yapmadıkları anlamına gelmez. Hattâ hayırlı olmaları, onların küçük günahları işlemeleri şöyle dursun, büyük günaha yönelmelerine de ters düşmez."12 Ümmetin hayırlı olması, çoğunluğunun iyi olmasına bağlıdır. Ehl-i kitap ise Allah'a itaatten çıkmış sapkınlarının çokluğundan dolayı bu özelliğe sahip değildir.13 Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve onun ümmetinin faziletleri ise, sayılamayacak kadar çoktur. Allah, Ümmet-i Muhammed'e, gelmiş geçmiş ümmetlere verdiği faziletler, şeref ve iyiliklerin kat kat fazlasını vermiştir.14

"En hayırlı ümmet" âyeti, aynı zamanda "İşte böylece insanlığa şahitler olmanız, Resulün de size şahit olması için sizi mutedil bir ümmet kıl­dık." (Bakara, 2/143) âyetindeki dengeli, mutedil, ifrat ve tefrite kaçmayan, âdil ümmet övgüsünün tekrarıdır. "Si­zi in­san­lar için­de bu ema­ne­te ehil bu­lup se­çen O'dur." (Hacc, 22/78) âyeti de bu ümmetin en hayırlı ümmet olduğunu teyit etmektedir. Hz. Peygamber de: "Siz, yetmiş ümmeti yetmişe tamamlayan son ümmetsiniz (geçmiş pek çok ümmetin sonuncusu ve en hayırlısısınız). Siz, onların en hayırlısı ve Allah katında en değerli olanısınız." (İbn Mace, Zühd 34) buyurarak ümmetinin, ümmetlerin en hayırlısı olduğunu ilân etmiştir.

Ümmet-i Muhammed'in en hayırlı ümmet olması, diğer ümmetler karşısındaki konumunu ve onlarla mukayesesini ifade etmektedir. Bu ümmetin en hayırlı üm­met olması, onların arasında İslâm'ın daha iyi yaşanması ve iyiliği emredip, münkerden alıkoymanın daha yaygın olmasından kaynaklanmaktadır.15 Onlar, marufu emredip, münkeri nehyetmeleri ve imanları ile en hayırlı ümmet olmaktadırlar. İman ettikleri için şerden yüz çevirerek hayra yönelirler. Böylece sahih iman etmeyen, şer ve fesadın ağır bastığı, iyilikleri yaymayan ve münkeri de nehyetmeyenlerden ayrılırlar.16

Ümmet-i Muhammed kadar Allah'a teslimiyet gösteren, İslâm'a icabet eden başka bir ümmet olmamıştır.17 Önceki ümmetlerde ise, iman hakikatlerinin tanınmaz hâle gelmesi, kötülük ve fesadın yaygınlaşması daha baskın bir özelliktir.18 En hayırlı ümmetsiniz ifadesinden hemen sonra, "Ehl-i kitap da iman etseydi, onlar için hayırlı olurdu." buyrulması, hayırlı olmanın imanla ilgili olduğuna işaret etmektedir. Yani hayırlı olmak için öncelikle tevhid akidesine sahip olmak, sırat-ı müstakim üzere yürümek gerekir. Fakat önceki ümmetler, istikametten sürekli sapmışlardır. Meselâ, Cuma gününde ihtilâf ettiler; Yahudiler Cumartesi, Hıristiyanlar Pazar gününü seçtiler. Kıble hususunda ihtilâf ettiler; Yahudiler Kudüs'e, Hıristiyanlar doğuya döndüler. Namazda ihtilaf ettiler; kimi rükûu, kimi secdeyi yapmaz. Kimi namaz kılarken konuşur, kimisi de yürür. Oruçta da ihtilâf ettiler; kimi gündüzün bir kısmında, kimi de perhiz şeklinde oruç tutar. Hz. İbrahim hakkında ihtilaf ettiler, Yahudiler ve Hıristiyanlar onun kendilerinden olduğunu söylediler. Hz. İsa hakkında da ihtilâf ettiler; Yahudiler onu inkâr ettiler. Annesine bühtanda bulundular. Hıristiyanlar da onu ilâhlaştırdılar. Allah bütün bu hususlarda Ümmet-i Muhammed'i hakka, doğruya hidâyet etmiştir.19

Hz. Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmeti, hayır işlemede, hayra koşmada ümmetler içinde birinci sırayı almıştır. Peygamberinin Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) olması, bunun en önemli sebeplerinden biridir. Çünkü O, mahlûkatın en şereflisi, resullerin en değerlisidir. Allah O'na, önceki peygamberlerden hiçbirine vermediği en büyük ve en mükemmel dini vermiştir. Onun yoluna uygun olarak yapılan az bir amel, öncekilerin çok amellerinden daha hayırlıdır.20 Bundan dolayı onun ümmeti önceki ümmetlere göre daha az amel ile daha çok sevap kazanır ve farklı zamanlarda farklı ümmetlere verilen iyilikler ve güzellikler bu ümmete topluca verilmiştir.21 Allah'ın, Ümmet-i Muhammed'e olan lütuf ve ihsanı, diğer ümmetlere olandan çok daha fazladır. Bunların başında, en güzel örnek, ümmetine düşkün ve "nûr saçan bir kandil olarak gönderilen peygambere" (Ahzâb Sûresi, 33/45) sahip olması gelir. O, ümmetine (davet veya icabet), nurlandırıcı, aydınlatıcı parlak bir kandil; akılları ve gönülleri, cehalet ve şaşkınlık karanlıklarından aydınlatıp, doğru yolu gösteren bir ışık; Allah'tan gelen büyük bir lütuftur.22 Bundan dolayı Şam'ı fetheden Müslümanlar hakkında oradaki Hıristiyan halk, "Bunlar Hz. İsa'nın havarileri hakkında bildiğimiz üstün meziyetlerden daha fazlasına sahipler." demiştir.23

En hayırlı ümmet olarak insanlığa önder ve örnek olmayı hak eden Müslümanların başlıca özellikleri Allah'a, peygamberlerine, kitaplarına, âhiret gününe ve diğer iman esaslarına inanmalarıdır. Onlar imanlarının gereğini yerine getirirler. İyi amel sahibi, dosdoğru, aşırılıklardan uzak, ölçülü, mutedil, dengeli, adaletli tutum ve davranışları sebebiyle en hayırlı ümmet, erdemli toplum olurlar. Dininin ve peygamberinin mükemmelliği sayesinde en hayırlı ümmet olma vasfına ulaşan Muhammed ümmeti, diğer ümmetlere örnek ve rehber konumundadır. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), "güzel ahlâkı" tamamlamak için gönderilmiştir. Ümmet-i Muhammed de bu ahlâkı yaşamak ve insanlığa öğretmek için görevlendirilmiştir. Dolayısıyla "insanlar için çıkarılmış" ifadesi, en hayırlı ümmet olarak, iyi ve güzel olan hususlarda diğer milletlere önder olmayı ifade etmektedir.24 Dünyanın önderliğinin İslâm ümmetinde olduğu zamanlarda, diğerlerinde olduğu ölçüde fitne ve fesadın yayılması, sosyal ve ahlâkî bozulmalar, zulme ve sömürmeye dayalı savaşlar görülmez.25 Yeryüzünün kaynaklarını, hazinelerini ancak Müslümanlar iyi yolda, güzel gayeler için kullanırlar.26 Onlar, bu vasıflara sahip olduklarından, dünyanın en parlak, insanlığa adalet ve huzur getiren medeniyetini kurmuşlardır. İslâm ümmetinin insanlığa olan hayrı ve dünya medeniyetine olan tesiri, bilim, teknoloji, felsefe, tarım ve ticaretle sınırlı kalmamış, edebiyattan âdâb-ı muaşeret düzeyinin yükselmesine, hijyenden, suyun kullanımı ve Rönesans'a kadar hemen her alanda kendini göstermiştir.27 İbn Kesîr'in de belirttiği gibi insanlığa bu ümmetten daha faydalı olan bir topluma rastlamak mümkün değildir.28

Marufu Emredip Münkeri Nehyetmenin Hayırlı Olmayla Münasebeti
"En hayırlı ümmet" âyetindeki, "İyi­li­kleri ya­yar, kö­tü­lükleri ön­ler­si­niz; çün­kü Allah'a inanırsı­nız." ifadesi, ayrı bir cümle gibidir ve hayırlı oluşun en önemli sebebini açıklamaktadır. Buna göre Ümmet-i Muhammed'in en hayırlı ümmet olması, marufu emredip münkerden sakındırmasındandır. İslâm ümmeti kadar insanlık içinde iyiliklerin, güzelliklerin yayılmasını ve kötülüklerin engellenmesini isteyen başka bir topluluk yoktur. Buradan, hayırlı olmanın, bahşedilmiş dinî değerlerden gelen vehbî bir tarafı olduğu gibi, fiiliyata yansımasının ve devam ettirilmesinin de kesbî yani gayrete bağlı bulunduğu anlaşılmaktadır. Yoksa en hayırlı ümmet olmak; Yahudi­ ve Hıristiyan­ların, Allah'ın ev­lât­la­rı ve sev­gi­li­le­ri olduklarını söylemeleri gibi (Mâide, 5/17) iddia edilen veya mutlak sahip olunan bir özellik değildir. Onun için ümmetin, tavır ve hareketlerinde hayırlılık vasfını korumaya ve icra etmeye önem vermesi gerekmektedir. Zaten âyette, en hayırlı yerine, en üstün ifadesinin kullanılmamış olması da buna işaret etmektedir.

Sonuç
Ümmet-i Muhammed, sahip olduğu dinî değerler itibariyle en hayırlı ümmet olma vasfını her zaman özünde taşımaktadır. Tutum ve davranışlarıyla da hayırlılığını her zaman göstermektedir.

Müslümanlar, sadece kendilerini değil, bütün insanları hak ve hakikate, birlik ve beraberliğe, karşılıklı yardımlaşmaya, sevgi ve müsamahaya sevk ederler. Onlar, hem kendi toplumlarında hem de yeryüzünde, hak ve adaleti, salahı, iyiliği, paylaşmayı, barışı, huzuru gerçekleştirdikleri için en hayırlı ümmettirler. Onlar, "hayr" kapsamına giren, hak, adalet, merhamet gibi evrensel değerlerinin yayılmasını sağlayarak, yalnız kendileri için değil, diğer milletlerin selâmeti için de hayırlı olmaktadırlar. Hak din İslâm'ın bayraktarı olan Ümmet-i Muhammed, son devirlerdeki gerilemiş hâliyle bile, diğerleriyle mukayese edilemeyecek kadar ileri derecede hayırlı olan ve insanlara iyilik taşıyan bir ümmettir.29 Zamanımızda insanlığın içine düştüğü buhran ve kaosun gittikçe artması, örnek vasıflara sahip olan bu en hayırlı ve insanlığa en faydalı ümmetin önemini daha da artırmaktadır. Bunun için İslâm ümmeti, sahip olduğu özellikleri ihyâ edip canlandırma mecburiyetinde olduğunun şuurunda olmalıdır. Bunu gerçekleştirmenin yolu da Kur'ân'a, Sünnet'e ve altın nesil Sahabe'ye bağlı kalmaktan geçmektedir.

* Araştırmacı - Yazar
aaygun@yeniumit.com.tr

Dipnotlar
1. Râğıb İsfehânî, Müfredât, İst., 1986, s. 231.
2. Fahruddin er-Râzî, et-Tefsiru'l-kebîr, Beyrut, 1997, 8/254.
3. Mustafa Çağrıcı, "Hayır", DİA, XVII, 43-46.
4. Bkz. Taberî, Câmiu'l-beyân, Beyrut, 1995, 3/61-62; Râzî, 3/323-325; Kurtubî, el-Câmi' li ahkami'l-Kur'ân, Kahire, 1967, 4/171-173; İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'ân'i'l-azîm, Beyrut, 1993, 1/399.
5. Vâhidî, Esbâbu'n-nüzûl, Kahire, 1315 h., s. 87.
6. Kurtubî, 4/171-172; İbn Kesîr, 1/399.
7. Râzî, 3/325.
8. İbn Kesîr, 1/399.
9. Ahmed b. Hanbel, 3/154.
10. Tîbî, Şerhu't-Tîbî, Pakistan, 1413 h., 9/375.
11. Kurtubî, 4/172.
12. Râzî, 2/86.
13. Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, İst., ts., 2/410.
14. İbn Teymiye, el-Fark beyne evliyai'r-rahman ve evliyai'ş-şeytan, Riyad, 1999, s. 55.
15. Kurtubî, 4/171.
16. Merâğî, Tefsiru'l-Merâğî, Mısır, 1974, 4/29.
17. Taberî, 3/61; Kurtubî, 4/171.
18. Zuhaylî, et-Tefsiru'l-münîr, Beyrut, 1991, 4/40.
19. İbn Kesîr, 1/527-528.
20. İbn Kesîr, 1/400.
21. Kastallânî, el-Mevâhibu'l-ledünniyye, Beyrut, 1991, 2/720-722.
22. Elmalılı, 6/325.
23. İbn Kesîr, 6/219.
24. Seyyid Kutup, Fî Zılâli'l-Kur'ân, Beyrut, 1985, 1/447-448; Mevdûdî, Tefhimu'l-Kur'ân, (trc. Komisyon), İnsan Yay., İst., 1987, 1/251.
25. Macit Kîlânî, Ulustan Ümmete, (trc. Murat Serdaroğlu), Pınar Yay., İst., 1994, s. 32.
26. Seyyid Kutup, 5/2448.
27. Jack Goody, Avrupa'da İslâm Damgası, (trc. Şahabettin Yalçın), Etkileşim Yay., İst., 2005, s. 83-116.
28. İbn Kesîr, 1/399.
29. Mevdûdî, 7/265.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...